HABER

HABER

Zamanında Yasaklanmış 15 Şahane Kitap!

0

Zamanında yasaklanmış şahane kitaplardan 15’i:

  1.  “Cesur Yeni Dünya“ , Aldous Huxley
  2.  “Damızlık Kızın Öyküsü” , Margaret Atwood
  3.  “Mezbaha No 5“, Kurt Vonnegut
  4.  “Fahrenheit 451“, Ray Bradbury
  5.  “Anne Frank’ın Hatıra Defteri“, Anne Frank
  6.  “Kafesteki Kuş Neden Şakır, Bilirim“, Maya Angelou
  7.  “Çavdar Tarlasında Çocuklar“, J.D. Salinger
  8.  “Sevilen“, Toni Morrison
  9.  “Lolita“, Vladimir Nabokov
  10.  “Tom Amca’nın Kulübesi“, Harriet Beecher Stowe
  11.  “Medarı Maişet Motoru“, Sait Faik Abasıyanık
  12.  “Oğlak Dönencesi“, Henry Miller
  13.  “Felsefenin Başlangıç İlkeleri“, Georges Politzer
  14.  “Bizim Köy“, Mahmut Makal
  15.  “Sırça Köşk“, Sabahattin Ali

“Attila İlhan Şiir Ödülü” Başvuruları Açıldı

0

Usta şair Attila İlhan’ın anısını yaşatmak ve edebiyat dünyasına yeni yetenekler kazandırmak isteyen Karşıyaka Belediyesi, şiir yarışması açtı.

Birinci seçilecek eserin sahibi, “Attila İlhan Şiir Ödülü”nün ve 6 bin TL’nin sahibi olacak. Ödül töreni, İlhan’ın doğum yıldönümü olan 15 Haziran 2016 tarihinde yapılacak.

Yarışmaya katılmak isteyenler; eserlerini elden, posta ya da kargoyla, 22 Nisan 2016 tarihine kadar Karşıyaka Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü’ne ulaştırabilecek.

Yarışmanın jürisinde ise edebiyat dünyasının önemli isimlerinden Doğan Hızlan, Ataol Behramoğlu, Hüseyin Yurttaş, Hidayet Karakuş, Ünal Ersözlü, Tuğrul Keskin ve Attila İlhan’ın ailesi adına Kerem Alışık yer alacak. Jürinin değerlendirmeleri sonucunda birinci seçilecek eser, Attila İlhan’ın doğum günü olan 15 Haziran’da, Bostanlı Suat Taşer Açıkhava Tiyatrosu’nda düzenlenecek törenle açıklanacak. “Attila İlhan Şiir Ödülü”ne layık görülen eserin sahibine, 6 bin TL para ödülü de verilecek. Yarışma ve katılım koşullarına ilişkin detaylı bilgi, Karşıyaka Belediyesi’nin resmi web sitesi www.karsiyaka.bel.tr adresinden alınabilecek.

 

altKitap 2016 Öykü Ödülü için başvurular başladı

0

Elektronik-kitap yayınevi altKitap tarafından 2006 yılından beri verilmekte olan Öykü Ödülü’nün 2016 yılı başvuruları başladı.

Bu seneki seçici kurul Ümit Aykut Aktaş, Sanem Bozkurt, Özge Calafato, Hande Ortaç, Aylin Sökmen, Engin Türkgeldi ve geçen yılın birincisi Mevsim Yenice’den oluşacak.

Katılım Koşulları

1. Katılım herkese açıktır. Konu sınırlaması yoktur.

2. Sadece öykübaşvuruları kabul edilmektedir. Roman, deneme, şiir, vb. türlerde yapılan başvurular değerlendirme dışı bırakılacaktır.
3. altKitap 2016 Öykü Ödülü’ne bir öykü ile başvurulur. Bir kişi birden fazla öykü ile başvuruda bulunamaz.
4. Öykü en fazla 2.016 sözcükten oluşmalıdır. Bu sınırlamaya uymayan öyküler değerlendirme dışı bırakılacaktır.
5. Daha önce basılı veya sanal herhangi bir ortamda yayımlanmış ve/veya ödül almış öyküler kabul edilmeyecektir.
6. Başvuruda bulunmak isteyenlerin öykülerini bir yazı programı dosyası (word, 12 punto, Arial) olarak elektronik yolla ulaştırmaları gerekmektedir (e-posta içeriğine kopyalanmış öyküler kesinlikle kabul edilmeyecektir).
7. Ad, soyad ve kullanımda olan bir e-posta adresi bilgilerini başvuru e-postası içinde belirtilmelidir. Bu bilgileri bildirmeyen katılımcıların öyküleri değerlendirmeye alınmayacaktır.
8. altKitap 2016 Öykü Ödülü’ne katılan öyküler seçici kurula yazar kimlikleri gizli olarak sunulmaktadır. Bu nedenle öykünün yer aldığı dosyada yazarın kimliğine dair bir bilginin yer almamasına dikkat edilmelidir.
9. Başvurular yarisma2016@altkitap.net adresine yapılacaktır.

Dereceye giren ve yayımlanmaya değer görülen öyküler altKitap tarafından bir e-kitap olarak yayımlanacak. Bu kitabın dışında kalan öyküler ise iade edilmeyecek ancak başka herhangi bir yerde de kullanılmayacak. Metinlerin en geç 1 Mart 2016 gece yarısına kadar yarisma2016@altkitap.net adresine ulaştırılması gerekmekte.

altKitap 2016 Öykü Ödülü’nün sonuçları 15 Nisan 2016 tarihinden sonra www.altkitap.net sitesinde açıklanacak, altKitap‘ın belirlediği tarih ve yerde düzenlenecek ödül töreniyle dereceye girenler ödüllerini alacaklar.

Yarışmayı daha önce kazanan öyküler ve oluşturulan öykü seçkileri:

Trilobis – altKitap 2006 öykü seçkisi

Bitmeyen – altKitap 2007 öykü seçkisi

Kankurutan – altkitap 2008 Öykü Seçkisi

Sığınak – altKitap 2009 Öykü Seçkisi

Veda – altKitap 2010 Öykü Seçkisi

Farkındalık – altKitap 2013 Öykü Seçkisi

Junkie Fix – altKitap 2015 Öykü Seçkisi

Açık Artırma – altKitap 2016 Öykü Seçkisi 

 

Jean Monet Avrupa Edebiyat Ödülü’ne Türkiye’den Bir Aday

0

Paris’te yaşayan yazar Nedim Gürsel‘in “Yüzbaşının Oğlu” adlı romanı Jean Monet Avrupa Edebiyat Ödülü’ne aday gösterildi.

Gürsel’in Fransa’da, Jean Descat’nın Fransızca çevirisiyle Seuil yayınevi tarafından yayımlanan kitabını, Fransız “Livre-Hebdo” dergisi “yeni yılın en iyi beş yabancı romanı” arasında gösterdi. Dergide yayınlanan yazıda Gürsel, “Otoritarizmi kıyasıya eleştiren cesur bir yazar” olarak tanımlandı.

“Yüzbaşının Oğlu”, Gürsel’in Fransa’da yayımlanan otuzuncu kitabı olarak raflarda yerini aldı. Kitap, bu yılki Jean Monet Avrupa Edebiyat Ödülü’ne de aday gösterildi. Nedim Gürsel, 2013 yılında “Şeytan, Melek ve Komünist” romanıyla Fransız Akdeniz Roman Ödülü’ne layık görülmüştü. Yaşlı bir gazetecinin ordu, siyaset ve eğitim sistemiyle hesaplaşmasını anlatan “Yüzbaşının Oğlu” romanı Türkiye’de yayımlandığında yankı uyandırmıştı.

Nedim Gürsel

İlk yazısı 1966 yılında Yeni Ufuklar dergisinde yayınlanan Nedim Gürsel, çok sayıda edebiyat dergisinde, öykülerinin yanı sıra çağdaş düşün ve edebiyat akımları üzerine kaleme aldığı yazılarıyla tanınıyor.

Gürsel’in öykü, roman ve incelemeleri, başta Fransızca olmak üzere 12 dile çevrildi. Gürsel’in eserleri ayrıca Boğaziçi, Sorbonne ve Nanterre üniversitelerinde yapılmış çok sayıda doktora tezine konu oldu.

Rückert Ödülü’nün Yeni Sahibi Türkiye’den

0
Almanya’nın saygın edebiyat ödüllerinden Rückert Ödülü’ne 2016 yılı için Türkçe edebiyatı temsilen Sema Kaygusuz değer görüldü.
Ödül dilbilimci ve şair Rückert’in üzerinde çalıştığı kırk dört doğu dilinde üretilen ve Almancaya çevrilen nitelikli edebiyat eserlerini kaleme alan yazarlara veriliyor.
Kültürler arasında köprüler kurabilmeyi hedefleyen Rückert Ödülü üç yılda bir düzenleniyor.
Sema Kaygusuz ödülünü Rückert’in 150. ölüm yıldönümü olan 31 Ocak 2016’da Almanya’da, Coburg’da yapılacak bir törenle alacak.
Rückert Ödülü’ne Türkiye’den Sema Kaygusuz’la birlikte, kitapları Almancada yayımlanan Oya Baydar, Aslı Erdoğan, Hasan Ali Toptaş ve şair Yeşim Ağaoğlu da aday gösterilmişti.
Roman ve öykü türünde eseler veren Sema Kaygusuz’un ilk öyküleri Kitap-lık, Adam Öykü, Varlık, Düşler Öyküler dergilerinde yayımlandı.
Hazırladığı ilk dosya Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü’ne (1995), ikinci dosya 1996 Gençlik Kitabevi ikincilik ödülüne değer bulundu. Ancak her iki dosya da kitap olarak yayımlanmadı.
1997’de Ortadan Yarısından, 2000’de Sandık Lekesi, 2002’de Doyma Noktası adlı öykü kitapları yayımlandı.
Sandık Lekesi yayınlandığı yıl Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nü kazandı.
Kaygusuz’un ilk romanı Yere Düşen Dualar Fransa, İsveç, Norveç ve Almanya’da da okuyucuyla buluştu.
Sema Kaygusuz 2014’te yayımlanan bir söyleşisinde yazmayla ilişkisini “Yazarken her şeyin kendisi olmaya can atıyorum. Yazının olmadığı yerlerde bile olmak istiyorum, öyle bir iştah benimki. Her yeri dil ile ikame etme şehveti” ifadeleriyle anlatmıştı.
Kaygusuz’un Esir Sözler Kuyusu, Karaduygun, Barbarın Kahkahası gibi eserleri de bulunuyor.
Friedrich Rückert kimdir?
Şair, dilbilimci, şarkiyatçı ve çevirmen Friedrich Rückert dünya edebiyatının kültürlerarası aktarımını dünyadaki barışın temeli olarak görüyordu.
Bu sayede toplumların birbirlerini daha iyi anlayacağına inanıyordu.

Melih Cevdet Anday Ödülüne Başvurular Başladı

0

Bu yıl ilk kez verilecek olan Melih Cevdet Anday ödülüne başvurular başladı. “Deneme” türüne verilecek ödüle son katılım tarihi 1 Nisan.

Deneme, tiyatro, roman ve şiir dallarında özgün ürünlerin yaratıcısı Melih Cevdet Anday artık bu türlerde verilecek ödüllerle de anılacak. Her yıl ayrı dalda verilecek ödül, 2016 yılında “deneme” türüyle başlayacak.

Milas Belediyesi tarafından verilecek ödülün seçici kurulu İoanna Kuçuradi, Ahmet Say, Ali Sirmen, Orhan Alkaya, Eren Aysan, Cem Erciyes, Enver Aysever’den oluşacak.

Ödül şartnamesine göre katılmak isteyen yazarlar, yeni ve yayımlanmış kitaplarıyla 1 Nisan 2016 tarihine kadar başvurularını yapabilecekler.

2016 yılında “deneme” dalında verilecek ödül için son katılım tarihi 1 Nisan. Yarışmaya, kişiler kitap ile doğrudan katılabiliyor ya da yayımlanmış deneme kitaplarını sivil toplum örgütleri, yayınevleri ve üçüncü kişiler, sanatçının (yapıt sahibinin) onayı alınmak koşuluyla önerebiliyor.

Kazanan yapıt 1 Eylül’de açıklanacak ve birinciye 3 bin lira ödül verilecek.

Kaynak: Radikal Kitap

Can Yayınları’nın Yeni Kapaklarına Ödül

0

Can Yayınları’nın Utku Lomlu tarafından hazırlanan Albert Camus’nün Bütün Oyunları ve George Orwell’in Paris ve Londra’da Beş Parasız kitaplarının kapak tasarımları Amerika’da The Type Directors Club, Certificate of Typographic Excellence ödülüne layık görüldü.

Bu yıl 49 ülkeden katılımla 62.’si düzenlenen The Type Directors Club Tasarım Yarışması’nda Kitap Kapağı Tasarımı kategorisi’ndeCan Yayınları’nın Utku Lomlu tarafından hazırlanan Albert Camus’nün Bütün Oyunları ve George Orwell’in Paris ve Londra’da Beş Parasız kitaplarının kapakları jüri tarafından Certificate of Typographic Excellence ödülüne layık görüldü. Kazanan işler, ilk olarak Temmuz ayında New York’ta açılacak olan sergide görücüye çıkacak ve burada Best of Show seçimlerinin de açıklanacağı bir ödül töreni gerçekleştirilecek. Sonrasında Kanada, İngiltere, Fransa, Almanya, İspanya, Polonya, Rusya, Çin, Japonya, Tayvan, Tayland, Güney Kore ve Vietnam gibi ülkelerde düzenlenecek sergilerle dünyayı dolaşacak olan Can Yayınları kapakları aynı zamandaTDC’nin her sene çıkarttığı Tipografi Yıllığı’nın bu yılki sayısında da yayımlanacak.

Utku Lomlu’nun Can Yayınları’nın yeni kapakları ile daha önce kazandığı ödüller:

GMK (Grafik Tasarımcılar Meslek Kuruluşu) 2015 En İyi Kitap Kapağı Tasarımı Ödülü: Albert Camus Bütün Oyunları

GMK 2015 Kitap Kapağı Tasarımı Başarı Ödülü : Gabriel Garcia Marquez, Albaya Mektup Yok

GMK 2015 Kitap Kapağı Tasarımı Başarı Ödülü: George Orwell, Paris ve Londra’da Beş Parasız

GMK 2015 TÜYAP Kitap Kapağı Tasarımı Özel Ödülü : Albert Camus Bütün Oyunları

GMK 2014 Kitap Kapağı Tasarımı Ödülü: George Orwell, 1984

GMK 2014 TÜYAP Kitap Kapağı Tasarımı Özel Ödülü: Franz Kafka, Dönüşüm

ve Gabriel Garcia Marquez serisi (Yüzyıllık Yalnızlık, Kırmızı Pazartesi, Albaya Mektup Yok, Anlatmak İçin Yaşamak, Mavi Köpeğin Gözleri, Yaprak Fırtınası, Şili’de Gizlice , İyi Kalpli Erendıra)

 

Köln’de Atatürk Kültür Evi Kuruldu

0

Hakan Aytaş / Köln, 18 Nisan (DHA)-Almanya‘nın Köln kentinde, Atatürk Kültür Evi yüzlerce davetlinin katılımıyla açıldı.

Geniş odaları ve toplantı salonu bulunan dernekte ilk aşamada Almanca, İngilizce ve gitar kurslarının yanı sıra ev ödevlerine yardım çalışmaları yapılacak. Ayrıca edebiyat köşesinde Türk dili ve edebiyatına yönelik çalışmalar gerçekleştirilecek. Kitaplığı bulunan ve bir koronun kurulacağı, panel ve konferansların düzenleneceği Atatürk Kültür Evi’nde önümüzdeki süreçte daha çeşitli etkinlikler de planlanıyor.

‘Burası hepimizin evi’

Atatürk Kültür Evi Başkanı Alper İnci konuşmasında, ‘Atatürk, cumhuriyet ve vatan’ denildiğinde yüreği titreyen herkesi Atatürk Kültür Evi’ne destek olmaya ve birlikte çalışmaya davet etti. İnci, Atatürk Kültür Evi’nin kalabalık bir ekibin aylardır süren çalışması sonunda kurulduğunu söyledi. Başkan Alper İnci, ‘Atatürk, cumhuriyet ve vatan sevgisinde bütün yurttaşlarımızı nasıl bir araya getireceğimizi sabahlara kadar tartıştık, konuştuk. Bunun neticesinde de dilimizi, kültürümüzü unutmamak ve yeni nesillere aktarabilmek adına da böyle bir derneğe ihtiyaç olduğunu gördük. Derneği kurarken çok hızlı hareket ettik. Çünkü bizler koşmanın vaktinin geldiğinin bilincinde olan gençler, dinamik bir kadro olarak karşınızda duruyoruz. Buranın her köşesini büyük bir itina ve zevkle, ‘Acaba burası hepimizin evi nasıl olur” diyerek hazırladık’ dedi.

Ahmet Ümitle Röportaj

0

Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi eğitimi aldıktan sonra edebiyatla buluşan ve çok sayıda kitap yazan Yazar Ahmet Ümit Çanakkale’deydi. Şiir kitabından, romana, denemelerden çocuk kitaplarına uzanan ve en çokta cinayet – polisiye romanlarıyla tanıdığımız Beyoğlu’nun En Güzel Abisi Ahmet Ümit’in yazarlık yolculuğuna çıktık beraber…

  Röportaj Ahmet Ümit: “Bilgisayarımın Olduğu Her Yerde YAZARIM”
Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi eğitimi aldıktan sonra edebiyatla buluşan ve çok sayıda kitap yazan Yazar Ahmet Ümit Çanakkale’deydi. Şiir kitabından, romana, denemelerden çocuk kitaplarına uzanan ve en çokta cinayet – polisiye romanlarıyla tanıdığımız Beyoğlu’nun En Güzel Abisi Ahmet Ümit’in yazarlık yolculuğuna çıktık beraber…

İmza gününüz sona erdi nasıl buldunuz Çanakkale’deki atmosferi Ahmet Bey?

Ben imza günlerini çok seviyorum. Okuyucularımızla buluşuyoruz, tanışıyoruz ve ortak bir paydamız oluyor birlikte. Bu buluşmalar yazarlar için motive edici oluyor, yazdıklarımıza karşılık veren kitleyle bir araya gelebildiğimiz tek zaman dilimi imza günleri.

Çanakkale’de hava çok soğuk olmasına rağmen çok büyük bir ilgiyle karşılaştık, inanılmaz bir yoğunluk yaşadık gün boyu. Bütün Çanakkale imzaya gelmiş gibiydi, okuyucularımla böyle bir ilişki kurabildiğim için mutluyum.

Eğitiminizi bambaşka bir alanda tamamlamışsınız, yazarlık süreciniz nasıl başladı?

Hayat boyu okul hiç umurumda olmadı ve okulla ilgili çok fazla çabada harcamadım. Ama okul elbette ki çok önemli değerler kattı özellikle de siyasi bilimler anlamında.  Beni mutlu eden edebiyattı, bir gün mutlaka edebiyata yönelmem gerekiyordu ve yöneldim. 1980’lerde bir öykü yazmıştım, o öykü 40 farklı dilde yayınlanan bir dergide basıldı. Beklediğim bir şey değildi bu ama yazar olma düşüncesi böyle oluştu diyebilirim. Öncesinde kitap yazıp yazmayacağımı bilmiyordum ama çok çok iyi bir okuyucuydum. Aslında çok iyi bir okuyucu olmak yazarlık sürecimin başlamasının sebeplerindendir.

“ YAZAR OLARAK ANILMAK İSTERİM ”

Şiir kitabı da yazdınız… Bir tarafta cinayetler diğer tarafta ise gayet duygusal bir tür olan “şiir” nasıl oldu bu?

Yüksek lisansımı Moskova’da yaptım orası soğuk bir yer ve genellikle gri bir hava var. Bu da beni ruhen etkiliyordu. Ayrıca orada sanatçıya, yazara, şaire çok değer verildiğini görüyordum ve duygularımı aktarmak için şiir yazarken buldum kendimi. Ama şair olarak değil, yazar olarak anılmak isterim.

Şiir kitaplarından, çocuk kitaplarına, romanlardan TV programlarına çok fazla başarı hikâyeniz var. Romanlarınız çok seviliyor ve özellikle polisiye ve cinayet türü denince akla ilk gelen isimsiniz? Türkiye’de cinayet romanı yazmak bir risk miydi, hiç endişeleriniz oldu mu?

Cinayet romanı yazıyor olmak, polisiye yazıyor olmak başkaları için risk olabilir ama açıkçası benim umurumda değil. Çünkü ben başarılı olmak için yazmıyorum, eğlenmek için yazıyorum. Yazdığım şey beni mutlu etmiyorsa, beni heyecanlandırmıyorsa, beni korkutmuyorsa özellikle bana mutluluk vermiyorsa hiçbir anlamı yok.

Lisans eğitimini aldığım alanda daha çok para kazanabilirdim ama ben kitaplarımı para kazanmak için de yazmıyorum. Dediğim gibi yazıyor oluşumun tek bir nedeni var; mutlu olmak. Ben en çok yazarken mutlu olabilen bir insanım. Dolayısıyla dediğiniz gibi tüm bunlar risk olabilir, riskli olduğunda değil mutsuz olduğumda yazmaktan vazgeçerim.

Bu kadar geniş bir yelpazede eserler bıraktınız yazdınız ama biz sizi yine de cinayet romanlarıyla tanıyoruz. Bu şekilde tanınmak sizi rahatsız ediyor mu yoksa hayır gayet mutluyum mu diyorsunuz?
 

Asla rahatsız etmiyor. Ben hikâyelerimi yazıyorum. Hikâyelerim, cinayet romanları, polisiye romanları ben böyle mutluyum yani hiç önemli değil. Yeter ki kitaplar okunsun ve okuyan da en az ben kadar mutlu olsun.

Ülkenin Agatha Christie’si diyorlar size, bundan rahatsız mısınız?

Hayır, rahatsız değilim, bu türün en iyi kitaplarını yazmıştır kendisi. Ancak ben bir fark ortaya koymak istedim. Sadece cinayetleri değil, cinayetlerin işlendiği coğrafyayı, o coğrafyanın tarihini, katillerin psikolojik yapısını ve bu cinayetleri neden işlediklerine dair yaklaşımları da yazdım kitaplarımda. İyi de oldu sanki? (Gülüyor)

Aynı zamanda sizin çok iyi bir okuyucu olduğunuzu da biliyoruz. Türkiye’de okumayı, takip etmeyi sevdiğiniz yazarları öğrenebilir miyiz?

Selim İleri, Adalet Ağaoğlu, İhsan Oktay Anar, Buket Uzuner ve daha birçok isim. Türkiye’de çok başarılı yazarlar, şairler var.

 

“BİLGİSAYARIMIN OLDUĞU HER YERDE YAZARIM

Bazı yazarlar kitaplarını yazarken inzivaya çekilirler, kimileri yaşadıkları yerleri değiştirirler sizin yazma süreciniz nasıl gelişiyor?

Aslında yazma süreci değil de hazırlık süreci daha kapsamlı oluyor benim için. Konuyu belirledikten sonra bir yıl öncesinden olayın geçeceği bölgeye gidiyorum, orada araştırmalar yapıyorum, o konu üzerinde okumalar yapıyorum. Konunun uzmanlarıyla, akademisyenlerle görüşüp mekân seçimlerini yapıyorum. Aslına bakarsanız film çekecek gibi yerinde, yurdunda yapıyorum bütün ön çalışmayı. Kafamda bütün kurgu bitiyor sonra yazma süreci başlıyor. Yazmak için bir yerlere gitmiyorum bilgisayarımın olduğu her yerde yazarım ama genellikle evim ve ofisimde çalışmayı seviyorum.

Biz kitaplarınızı okurken dikkatlice okuyor, bölgede ya da kişilerde bir detay atlamamaya çalışıyoruz. Kurgularınız bazen kafamızı karıştırıyor, yazarken de oluyor mu bu?  Başladıktan sonra hikâye akıp gidiyor mu, yoksa işlerin karıştığı oluyor mu sizde de?

Bugüne kadar hiç karışıklık olmadı. Dediğim gibi hazırlık ve kurgu aşaması uzun süren bir aşama benim için. Orada her şeyi planlıyorum. Bir yazarın da bu tip bir karışıklık yapmaması gerekir zaten bizler de mimar gibi çalışıyoruz. Düşünsenize ev bitmiş, lavabo dışarıda kalmış, mutfak tezgâhını koymayı unutmuşuz. Bu da aynı hesap yani tuvalet dışarda kalmıyor… (Gülüyor)

Sizce iyi bir yazar nasıl olmalıdır?

İyi bir yazar öncelikle samimi olmalıdır.

“ YAZAR İNATÇIDIR! ”

Size sorulan sorulardan belki de en önemlisi yazma isteği olanlardan geliyor. Bir şeyler yazan, yazdıklarının iyi olduğunu düşünen kişiler cesaret almak için sizden bir şeyler duymak istiyor. Ne tavsiye edersiniz onlara?

Yazıyorum diyen herkesedir bu sözüm, inatçı olmalılar! Yazar inatçıdır. Başkalarının fikirlerini dinlemeliler ama kendi bildikleri yoldan ilerlemeliler. Başkalarının fikirlerini merkeze alanların kendi çizgilerinden çıkması kaçınılamaz. Eğer kendi çizgilerini değiştirirlerse başarılı bir yazar olmaz, sıradan bir yazar olurlar.

Çok teşekkür ederiz.

 

Röportaj: Gökçe Güzel

Yazar Ece Temelkuran ile Röportaj

0

“Kurban olmak, belki de kalpsiz olmaya giden en kestirme yol”

Her hikayeyi masallarla ilişkilendiren bir ruhum olduğundan mıdır nedir, Ece Temelkuran’ın yeni kitabı Düğümlere Üfleyen Kadınlar, bir anti-cinderella romanı gibi geldi bana. Ece’nin romanında biri orta yaşı çoktan geçmiş dört kadın var. Tek fark şu, Cinderella prensine kavuşmak için üvey annesiyle kızkardeşlerini alt etmek zorundaydı. Düğümlere Üfleyen Kadınlar’da ise anlatıcının, yani esas kadınımızın, anti-cinderella’mızın “kendine” kavuşmak için bir anne ve iki kızkardeş edinmesi, daha doğrusu hasbelkader hayatına girmiş üç kadınla tüm kadınlar adına sulh imzalaması, onları sevmesi ve onlar tarafından sevilmesi gerekiyor.

Bunu Ece’ye anlatıyorum. O öyle düşünmemiş yazarken. “Hay Allah!” diyor, sonra ekliyor: “İnsanın yazdığı şeye dışarıdan bakması için sandığımdan uzun zaman geçmesi gerekiyor demek ki. Yani hayır, böyle düşünmemiştim. Ama sanırım metnin büyüsü burada. Yazarını bile beklemediği yerlere götürebiliyor. Kitapta dediğim gibi, insan yola çıkmaya karar verir, nereye varacağına değil. Demek ki, ‘Hayat hiç de peri masallarına benzemiyor ve burada genellikle prensesler prensleri kurtarıyor’ diye düşünüyor olmam ben fark etmesem de bir biçimde kitaba yansımış.”

Eh, anlaşıldı, demek ki biz Ece Temelkuran’la bu röportajda peri masallarını değil, hayatı konuşacağız. Biraz da başka şeyleri tabii; mesela kadınlık ve erkeklik hallerini, iyiliği, kötülüğü, büyüyü, mucizeleri, Madam Lilla’yı… Bir de bahtsız Dido’yu.

“Düştükten sonra kendini köpeklere yem eden” Dido’nun Düğümlere Üfleyen Kadınlar’da ayrı ve özel bir yeri var. Ben onun hikayesini çok küçükken okumuştum; aradan yıllar geçti. Onun hikayesiyle kendi hikayem arasında bir bağ kurmak Ece’yi okuyana kadar aklıma gelmemişti doğrusu. İnsafsızca unutmuştum Dido’yu ve başına gelenleri; yaşadıklarının hâlâ ve sürekli hepimize, bütün kadınlara olduğunu düşünmeden…

“Tunus’tayken Kartaca’ya gittim ve bir süre orada yaşadım” dedi Ece. “Kartaca, Dido’nun uygarlığını kurduğu kıyı, gözden düşmüş nice insanın yolunun düştüğü yerdi. Ben de malum, gözden düşmüştüm. Sanırım bu yüzden benim için en kolayı Dido’nun yazıtlarını yazmaktı. Akıl almaz bir biçimde hızlı yazdım. Ancak Dido olsam bu kadar hızlı ve içimden yazardım, diyeyim. Gerisini anlayan anlasın.”

Düğümlere Üfleyen Kadınlar harika bir roman, enfes bir yol hikayesi, acı bir masal, uyandıran bir rüya…

“Biz büyüyüz zaten ve büyü her şeye kadirdir…”

Felak Suresi’nde düğümlere üfleyen, yani büyücü kadınlardan uzak durmayı emrediyor Kuran. Neden, neyi kaybetme korkusuyla korkuyorlar o kadınlardan? Ve sizce neden “düğümlere üfleyen erkekler”den söz edilmemiş?

Demek ki erkeklerin nefesleri kadınlarınki kadar kudretli değil! Şaka bir yana, tek tanrılı dinlerin dogmatik yorumlarının kadınlarla böyle bir itiş kakışı hep var. Çünkü kadın, büyünün yeryüzüne inmesini sağlayan bir canlı türü. Bu da “En el-Hak”tan uzak durmak isteyen bir din anlayışı için gayet tehlikeli bir durum. Diğer yandan, çok haddim değil ama benim anladığım şekilde Kuran’da geçen uyarı, kötücüllükle ilgili. Kötüden ve korkudan korunmakla ilgili. Erkek egemen toplumlarda bozulmuş erkek işbirliğini tamir etmek için de kadınlar kurban edilir bilirsiniz. Bu İslamiyet öncesinde ve sonrasında böyledir. Dolayısıyla kötücüllük bahsinde kadınların isminin zikredilmesi bu sebeple olabilir.

Halihazırda yürüyen bir düzeni değiştirme denemesi gözüyle de bakılabilir mi yapılan her büyüye? Büyü nelere muktedirdir?

Kitapta Madam Lilla diyor ki “İnanmak istemek, inanmaktan daha kudretlidir”. Bana sorarsan büyü, inanma isteğinin bir tezahürü. Öte yandan kitabın felsefi arkaplanına en çok işlediğim motiflerden biri hayatın kendi başına bir büyüsü, mucizesi var mıdır, sorusuydu. Düğümlere Üfleyen Kadınlar’ın söylediği şey şu: Hayır, hayatın kendi başına bir mucizesi yok, hayat bizim nefesimizden ibaret ama bu sandığından daha mucizevi bir şey. Buradan devam ederek büyü meselesiyle ilgili konuşacak olursam, biz büyüyüz zaten ve büyü her şeye kadirdir.

Romanın hayranlıkla okuduğum kahramanlarından Madam Lilla, “Yüzlerce yıl önce bu topraklarda ana tanrıçalar, kadın hükümdarlar yeraltına indiler. Dido, El Kahina, Tanit, Tin Hinan ve daha nice kudretli kadın. İsim değiştirdiler, örtündüler” diyor ve Amazir kadınlarının o eski anneleri ve onların sözcüklerini koyunlarında sakladıklarını anlatıyor. Hayatımızda neler ayakta kaldı o eski annelere ve sözcüklerine dair?

Çok tarif etmediğimiz ve genellikle erkeklerle hiç paylaşmadığımız bir bilgi sanırım. Kadınların acı ve sevinç anlarında bir araya gelişine bakın. Birbirlerine nasıl davrandıklarına, nasıl bir çember haline geldiklerine… Din veya inanmakla hiç ilgisi olmayan kadınlar hiç de mistik olmayan bir durumda bile bir sağaltım mekanizması kurarlar hep birlikte. Bir şifa kovanı oluştururlar. Kurşun dökmekten, ağlayan bir arkadaşı teselliye etmeye kadar birçok kadın an’ından söz ediyorum. Doğum ve ölüm anlarını dikkatle izlemek de çok şey fark ettirir insana. Erkekleri bir biçimde dışarıda bıraktığımız o anlar, bence hiç tarif edilmese, hiç söze dökülmese bile bize eskilerden, büyükannelerden kalan birer bilgi.

Kalpsiz olmakla kurban olmak arasında bir orta yol nasıl bulunur ve o yol bizi nereye götürür?

Tam bilemiyorum. Ama şunu biliyorum: Kurban olmak, kalpsiz olmaya giden en kestirme yoldur. Kurban olduğunuzda iki seçeneğiniz kalır çünkü. Ya insan posası olursunuz ya da biriken öfkenizle bir kalpsize dönüşürsünüz. Benim hem insan ilişkilerinde hem de yazarken en çok merak ettiğim şey hep şu oldu: Mutlak bir eşitlik, mutlak bir adalet var olabilir mi? Felsefenin ve insanlık tarihinin de temel sorularındandır bu. Bunu denemeye inanıyorum hiç değilse. Ama şu da var: Madam Lilla’yı sevdiyseniz görmüşsünüzdür, demek ki insan kurban olmakla kalpsiz olmak arasında bir noktada var olduğunda sevilesi biri oluyor!

Erkekler kadınların dünyasına yeterince hürmet ve hayret edebiliyorlar mı? Aşağılama, küçük görme, baskı uygulama gibi zorbalık yöntemleri hayretlerini gizlemenin, yok saymanın bir yolu mu?

Kadınlar çok korkunçlar Allahım! Ben bile korkuyorum bazen. Çok hareket ediyorlar bir kere. Kafalarının içi de çok hareket ediyor. Bu ürkütücü. Çünkü çok enerji sarfiyatı gerekiyor bir erkek açısından, yorucu. Dolayısıyla evet, bir erkeğin şiddeti kadına duyduğu hayretini ve hayranlığını gizleme yolu olabilir. Bu yüzden sanırım, erkeklerin yarattığı birçok kadın karakteri durağandır. Dururlar öyle. Hülyalı hülyalı. Ben nice kitap okudum, kadınlar şuradan şuraya gitmiyordu. Yok böyle bir kadın! Varsa da ultra sıkıcı olmalı. Ben öyle kadınla arkadaş olmam misal. Beğenen alsın. Her ne ise… Şunu söyleyecektim. Düğümlere Üfleyen Kadınlar’daki kadınlar sürekli hareket ediyor. Çünkü gerçek kadınlar böyle. Erkekleri korkutur mu bilmem ama şimdiye kadar aldığım okur tepkilerinden bütün kadın okurların en az biriyle arkadaş olmak isteyeceği kadınlar bunlar.

Sınırı geçtiğinden beri artık gazeteci değil yaşayan biri olduğunu fark ediyor kahramanınız. Siz bunu tam olarak ne zaman hissettiniz, yaşayan biri olduğunuzu?

Bir otel odasında, sabahın üçünde 27 sivrisinek öldürdükten, 28’incinin peşinden elimde havluyla koşarken. O gece Amira’yla tanışmıştım. Kulağımda iPod, hem müzik dinliyor hem de sivrisinek gerçeğine teslim oluyordum. O gece sanırım, tam da Tunus’ta seçimler olurken, Amira’yı Tunus seçimlerinden daha çok merak ettiğimi kabul ettim ve yaşamaya başladım.

Dünyalarından atılmış dört kadını anlatıyorsunuz romanda. Bu duyguyu siz de yaşadınız mı? Sanırım kendinize içinde edebiyat ve orta doğu olan yeni bir dünya yaratmayı denediniz. Bu nasıl bir süreçti?

Meşakkatli. Ama hiç depresif değil. Bir kayaya tırmanmak gibiydi. En zoru kayaya tırmanmak sanılır. Oysa geri inmek daha zordur. Benim için, evet, kayaya tırmanmak gibiydi. Durursam düşeceğimi bildiğim için yukarı doğru çıktım ve şimdi buradayım. Tepede değil ama tepeyi görebildiğim bir yaylada…

“Biz ancak hikayelerimizi yazarak söz sahibi olabiliriz” diyor Madam Lilla. Zaten kitaptaki en şahane cümleleri hep o söylüyor. Kim o aslında, siz tanıyor musunuz? Bir de kadınlar hikayelerini yazmayı neden hep erteliyor?

Tanıyorum diyeyim gülümseyeyim. Bu kadar olsun bu cevap. Kadınlar hikayelerini yazmayı bence kendi güçlerini görmemek için erteliyor. Çünkü bu, yalnızlık demek. Bunu içgüdüsel bir biçimde biliyor ve güçsüzlüğü yalnızlığa tercih ediyorlar. Belki böyle bir seçimi yapabilenler, o seçimle yaşayabilenler için makuldür, bilemiyorum. Ama benim için değil. Denedim ve gördüm. Olmuyor.

Her kadının bir iç bahçesi var mıdır, olmalı mıdır? O iç bahçeye iyi bakmanın yolları nelerdir? Nasıl olur da orada çiçekler yeniden açar, otlar serpilir, büyür?

Her bahçenin kendi kuralları var. Ben giderek daha iyi bakabiliyorum mesela kendi bahçeme. Yalnız kalarak… Kimisi kendine bir ev kurarak bakabiliyordur. Ama sanırım ortak olan tek kural şu: Kararları korkularla almamak gerekiyor. Korkuyorsanız, bahçeniz don tutabilir çünkü. Emily Dickinson öldükten sonra ardından yazılan gazete yazısının bahçıvanlığıyla ilgili olduğunu biliyor muydun? İşte bu büyük bir seçimdir. Gelmiş geçmiş en iyi şairlerden birisin ama bahçeni korumak adına kendini “sadece bir bahçıvan” olarak tanıtıyorsun. O da kendi iç bahçesini korumak için saklanması, gizlenmesi gerektiğini düşünmüş demek ki. Böyle yani, herkesin kendi bahçesi ve kendi kuralları var. Mühim olan kuralları bilmek ve bildiğini inkar etmemek.

Gülenay Börekçi