PAYLAŞ

“Kurban olmak, belki de kalpsiz olmaya giden en kestirme yol”

Her hikayeyi masallarla ilişkilendiren bir ruhum olduğundan mıdır nedir, Ece Temelkuran’ın yeni kitabı Düğümlere Üfleyen Kadınlar, bir anti-cinderella romanı gibi geldi bana. Ece’nin romanında biri orta yaşı çoktan geçmiş dört kadın var. Tek fark şu, Cinderella prensine kavuşmak için üvey annesiyle kızkardeşlerini alt etmek zorundaydı. Düğümlere Üfleyen Kadınlar’da ise anlatıcının, yani esas kadınımızın, anti-cinderella’mızın “kendine” kavuşmak için bir anne ve iki kızkardeş edinmesi, daha doğrusu hasbelkader hayatına girmiş üç kadınla tüm kadınlar adına sulh imzalaması, onları sevmesi ve onlar tarafından sevilmesi gerekiyor.

Bunu Ece’ye anlatıyorum. O öyle düşünmemiş yazarken. “Hay Allah!” diyor, sonra ekliyor: “İnsanın yazdığı şeye dışarıdan bakması için sandığımdan uzun zaman geçmesi gerekiyor demek ki. Yani hayır, böyle düşünmemiştim. Ama sanırım metnin büyüsü burada. Yazarını bile beklemediği yerlere götürebiliyor. Kitapta dediğim gibi, insan yola çıkmaya karar verir, nereye varacağına değil. Demek ki, ‘Hayat hiç de peri masallarına benzemiyor ve burada genellikle prensesler prensleri kurtarıyor’ diye düşünüyor olmam ben fark etmesem de bir biçimde kitaba yansımış.”

Eh, anlaşıldı, demek ki biz Ece Temelkuran’la bu röportajda peri masallarını değil, hayatı konuşacağız. Biraz da başka şeyleri tabii; mesela kadınlık ve erkeklik hallerini, iyiliği, kötülüğü, büyüyü, mucizeleri, Madam Lilla’yı… Bir de bahtsız Dido’yu.

“Düştükten sonra kendini köpeklere yem eden” Dido’nun Düğümlere Üfleyen Kadınlar’da ayrı ve özel bir yeri var. Ben onun hikayesini çok küçükken okumuştum; aradan yıllar geçti. Onun hikayesiyle kendi hikayem arasında bir bağ kurmak Ece’yi okuyana kadar aklıma gelmemişti doğrusu. İnsafsızca unutmuştum Dido’yu ve başına gelenleri; yaşadıklarının hâlâ ve sürekli hepimize, bütün kadınlara olduğunu düşünmeden…

“Tunus’tayken Kartaca’ya gittim ve bir süre orada yaşadım” dedi Ece. “Kartaca, Dido’nun uygarlığını kurduğu kıyı, gözden düşmüş nice insanın yolunun düştüğü yerdi. Ben de malum, gözden düşmüştüm. Sanırım bu yüzden benim için en kolayı Dido’nun yazıtlarını yazmaktı. Akıl almaz bir biçimde hızlı yazdım. Ancak Dido olsam bu kadar hızlı ve içimden yazardım, diyeyim. Gerisini anlayan anlasın.”

Düğümlere Üfleyen Kadınlar harika bir roman, enfes bir yol hikayesi, acı bir masal, uyandıran bir rüya…

“Biz büyüyüz zaten ve büyü her şeye kadirdir…”

Felak Suresi’nde düğümlere üfleyen, yani büyücü kadınlardan uzak durmayı emrediyor Kuran. Neden, neyi kaybetme korkusuyla korkuyorlar o kadınlardan? Ve sizce neden “düğümlere üfleyen erkekler”den söz edilmemiş?

Demek ki erkeklerin nefesleri kadınlarınki kadar kudretli değil! Şaka bir yana, tek tanrılı dinlerin dogmatik yorumlarının kadınlarla böyle bir itiş kakışı hep var. Çünkü kadın, büyünün yeryüzüne inmesini sağlayan bir canlı türü. Bu da “En el-Hak”tan uzak durmak isteyen bir din anlayışı için gayet tehlikeli bir durum. Diğer yandan, çok haddim değil ama benim anladığım şekilde Kuran’da geçen uyarı, kötücüllükle ilgili. Kötüden ve korkudan korunmakla ilgili. Erkek egemen toplumlarda bozulmuş erkek işbirliğini tamir etmek için de kadınlar kurban edilir bilirsiniz. Bu İslamiyet öncesinde ve sonrasında böyledir. Dolayısıyla kötücüllük bahsinde kadınların isminin zikredilmesi bu sebeple olabilir.

Halihazırda yürüyen bir düzeni değiştirme denemesi gözüyle de bakılabilir mi yapılan her büyüye? Büyü nelere muktedirdir?

Kitapta Madam Lilla diyor ki “İnanmak istemek, inanmaktan daha kudretlidir”. Bana sorarsan büyü, inanma isteğinin bir tezahürü. Öte yandan kitabın felsefi arkaplanına en çok işlediğim motiflerden biri hayatın kendi başına bir büyüsü, mucizesi var mıdır, sorusuydu. Düğümlere Üfleyen Kadınlar’ın söylediği şey şu: Hayır, hayatın kendi başına bir mucizesi yok, hayat bizim nefesimizden ibaret ama bu sandığından daha mucizevi bir şey. Buradan devam ederek büyü meselesiyle ilgili konuşacak olursam, biz büyüyüz zaten ve büyü her şeye kadirdir.

Romanın hayranlıkla okuduğum kahramanlarından Madam Lilla, “Yüzlerce yıl önce bu topraklarda ana tanrıçalar, kadın hükümdarlar yeraltına indiler. Dido, El Kahina, Tanit, Tin Hinan ve daha nice kudretli kadın. İsim değiştirdiler, örtündüler” diyor ve Amazir kadınlarının o eski anneleri ve onların sözcüklerini koyunlarında sakladıklarını anlatıyor. Hayatımızda neler ayakta kaldı o eski annelere ve sözcüklerine dair?

Çok tarif etmediğimiz ve genellikle erkeklerle hiç paylaşmadığımız bir bilgi sanırım. Kadınların acı ve sevinç anlarında bir araya gelişine bakın. Birbirlerine nasıl davrandıklarına, nasıl bir çember haline geldiklerine… Din veya inanmakla hiç ilgisi olmayan kadınlar hiç de mistik olmayan bir durumda bile bir sağaltım mekanizması kurarlar hep birlikte. Bir şifa kovanı oluştururlar. Kurşun dökmekten, ağlayan bir arkadaşı teselliye etmeye kadar birçok kadın an’ından söz ediyorum. Doğum ve ölüm anlarını dikkatle izlemek de çok şey fark ettirir insana. Erkekleri bir biçimde dışarıda bıraktığımız o anlar, bence hiç tarif edilmese, hiç söze dökülmese bile bize eskilerden, büyükannelerden kalan birer bilgi.

Kalpsiz olmakla kurban olmak arasında bir orta yol nasıl bulunur ve o yol bizi nereye götürür?

Tam bilemiyorum. Ama şunu biliyorum: Kurban olmak, kalpsiz olmaya giden en kestirme yoldur. Kurban olduğunuzda iki seçeneğiniz kalır çünkü. Ya insan posası olursunuz ya da biriken öfkenizle bir kalpsize dönüşürsünüz. Benim hem insan ilişkilerinde hem de yazarken en çok merak ettiğim şey hep şu oldu: Mutlak bir eşitlik, mutlak bir adalet var olabilir mi? Felsefenin ve insanlık tarihinin de temel sorularındandır bu. Bunu denemeye inanıyorum hiç değilse. Ama şu da var: Madam Lilla’yı sevdiyseniz görmüşsünüzdür, demek ki insan kurban olmakla kalpsiz olmak arasında bir noktada var olduğunda sevilesi biri oluyor!

Erkekler kadınların dünyasına yeterince hürmet ve hayret edebiliyorlar mı? Aşağılama, küçük görme, baskı uygulama gibi zorbalık yöntemleri hayretlerini gizlemenin, yok saymanın bir yolu mu?

Kadınlar çok korkunçlar Allahım! Ben bile korkuyorum bazen. Çok hareket ediyorlar bir kere. Kafalarının içi de çok hareket ediyor. Bu ürkütücü. Çünkü çok enerji sarfiyatı gerekiyor bir erkek açısından, yorucu. Dolayısıyla evet, bir erkeğin şiddeti kadına duyduğu hayretini ve hayranlığını gizleme yolu olabilir. Bu yüzden sanırım, erkeklerin yarattığı birçok kadın karakteri durağandır. Dururlar öyle. Hülyalı hülyalı. Ben nice kitap okudum, kadınlar şuradan şuraya gitmiyordu. Yok böyle bir kadın! Varsa da ultra sıkıcı olmalı. Ben öyle kadınla arkadaş olmam misal. Beğenen alsın. Her ne ise… Şunu söyleyecektim. Düğümlere Üfleyen Kadınlar’daki kadınlar sürekli hareket ediyor. Çünkü gerçek kadınlar böyle. Erkekleri korkutur mu bilmem ama şimdiye kadar aldığım okur tepkilerinden bütün kadın okurların en az biriyle arkadaş olmak isteyeceği kadınlar bunlar.

Sınırı geçtiğinden beri artık gazeteci değil yaşayan biri olduğunu fark ediyor kahramanınız. Siz bunu tam olarak ne zaman hissettiniz, yaşayan biri olduğunuzu?

Bir otel odasında, sabahın üçünde 27 sivrisinek öldürdükten, 28’incinin peşinden elimde havluyla koşarken. O gece Amira’yla tanışmıştım. Kulağımda iPod, hem müzik dinliyor hem de sivrisinek gerçeğine teslim oluyordum. O gece sanırım, tam da Tunus’ta seçimler olurken, Amira’yı Tunus seçimlerinden daha çok merak ettiğimi kabul ettim ve yaşamaya başladım.

Dünyalarından atılmış dört kadını anlatıyorsunuz romanda. Bu duyguyu siz de yaşadınız mı? Sanırım kendinize içinde edebiyat ve orta doğu olan yeni bir dünya yaratmayı denediniz. Bu nasıl bir süreçti?

Meşakkatli. Ama hiç depresif değil. Bir kayaya tırmanmak gibiydi. En zoru kayaya tırmanmak sanılır. Oysa geri inmek daha zordur. Benim için, evet, kayaya tırmanmak gibiydi. Durursam düşeceğimi bildiğim için yukarı doğru çıktım ve şimdi buradayım. Tepede değil ama tepeyi görebildiğim bir yaylada…

“Biz ancak hikayelerimizi yazarak söz sahibi olabiliriz” diyor Madam Lilla. Zaten kitaptaki en şahane cümleleri hep o söylüyor. Kim o aslında, siz tanıyor musunuz? Bir de kadınlar hikayelerini yazmayı neden hep erteliyor?

Tanıyorum diyeyim gülümseyeyim. Bu kadar olsun bu cevap. Kadınlar hikayelerini yazmayı bence kendi güçlerini görmemek için erteliyor. Çünkü bu, yalnızlık demek. Bunu içgüdüsel bir biçimde biliyor ve güçsüzlüğü yalnızlığa tercih ediyorlar. Belki böyle bir seçimi yapabilenler, o seçimle yaşayabilenler için makuldür, bilemiyorum. Ama benim için değil. Denedim ve gördüm. Olmuyor.

Her kadının bir iç bahçesi var mıdır, olmalı mıdır? O iç bahçeye iyi bakmanın yolları nelerdir? Nasıl olur da orada çiçekler yeniden açar, otlar serpilir, büyür?

Her bahçenin kendi kuralları var. Ben giderek daha iyi bakabiliyorum mesela kendi bahçeme. Yalnız kalarak… Kimisi kendine bir ev kurarak bakabiliyordur. Ama sanırım ortak olan tek kural şu: Kararları korkularla almamak gerekiyor. Korkuyorsanız, bahçeniz don tutabilir çünkü. Emily Dickinson öldükten sonra ardından yazılan gazete yazısının bahçıvanlığıyla ilgili olduğunu biliyor muydun? İşte bu büyük bir seçimdir. Gelmiş geçmiş en iyi şairlerden birisin ama bahçeni korumak adına kendini “sadece bir bahçıvan” olarak tanıtıyorsun. O da kendi iç bahçesini korumak için saklanması, gizlenmesi gerektiğini düşünmüş demek ki. Böyle yani, herkesin kendi bahçesi ve kendi kuralları var. Mühim olan kuralları bilmek ve bildiğini inkar etmemek.

Gülenay Börekçi

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK