YAZAR

YAZAR

Charles Dickens

0

am adı Charles John Huffam Dickens olan İngiliz roman yazarı.

1812 yılında memur bir ailenin oğlu olarakPortsmouth‘ta dünyaya geldi. Küçük yaşta büyük maddi zorluklarla karşılaşan Dickens, 11 yaşına geldiğinde bir boya fabrikasında günde 10 saat çalışmak zorunda kaldı. Çocukluk ve gençlik yıllarının büyük bir bölümünü çeşitli işlerde çalışarak geçirdi. 15 yaşına geldiğinde bir avukatın yanında çalışmaya başladı ve burada stenografi öğrendi.1835 yılına gelindiğinde Morning Chronicle gazetesinde stenograf olarak çalışmaya başladı. Aynı yıl “Boz” takma adıylaBoz’un Karalamaları başlığı altında yazıları yayınlanmaya başladı.

1830 yılında ilk aşkı Maria Beandel ile tanıştı ve onu “David Copperfield” dakiDora karakteri için uygun bir model olarak gördü. Ancak Maria’nın ailesi bu birlikteliği onaylamadı ve ayrılmak zorunda kaldılar.

1837 yılına gelindiğinde “Bay Mal’ın Serüvenleri” adlı kitabı ile üne kavuşmaya başlayan Dickens, aynı yıl Catherine Hogart ile evlendi. 1940 yılında da “Antikacı Dükkanı” adlı romanını yayınladı. 1940 yılında Amerika‘ya giden Dickens burada Daily Newsgazetesini ve Household dergisini çıkardı. 1843 ve ve 1846 yılları arasında yaptığı seyahatlerde dönemin ünlü yazarları ile tanışma fırsatı yakaladı.

1858 yılında eşinden ayrıldı ve yeniden seyahatlere çıkmaya başladı. Çıktığı seyahatlerde sürekli yeni insanlarla tanışan ve çok sayıda konferans veren Dickens, bu tempoya dayanamadı ve Gadshill‘deki evinde dinlenmeye çekildi.1870 yılında hayatını kaybetti ve Paris‘te, Mössie‘de toprağa verildi.

Romanları :

The Pickwick Papers (1836–1837)

Oliver Twist (1837–1839)

The Life and Adventures of Nicholas Nickleby (1838–1839)

The Old Curiosity Shop (1840–1841)

Barnaby Rudge: A Tale of the Riots of ‘Eighty (1841)

A Christmas Carol (1843)

Martin Chuzzlewit (1843–1844)

The Chimes (1844)

The Cricket on the Hearth (1845)

The Battle of Life (1846)

Dombey and Son (1846–1848)

The Haunted Man (1848)

David Copperfield (1849–1850)

Bleak House (1852–1853)

Hard Times (1854)

Little Dorrit (1855–1857)

A Tale of Two Cities (1859)

Great Expectations (1860–1861)

Our Mutual Friend (1864–1865)

The Mystery of Edwin Drood (tamamlanmadı) (1870)

Oğuz Atay

0

Oğuz Atay, 1934 doğumlu yazar. Atay, Türk Edebiyatı’na tarzıyla bambaşka bir bakış açısı kattı, “Tutunamayanlar” romanı ile hafızalara kazındı.

Oğuz Atay, 12 Ekim1934’te İnebolu’da doğdu. Babası Cemil Atay eski bir milletvekili aynı zamanda da bir hukukçuydu. 5 yaşındayken ailesiyle birlikte Ankara’ya gelen Atay, Ankara Maarif Koleji’ne, ardından da İTÜİnşaat Fakültesi’ne girdi.1957 yılında üniversiteyi bitirdikten sonra inşaat branşında akademisyenlik yapmaya başladı. İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi’nde çalıştı.

Atay, akademisyenliğe devam ettiği sırada çeşitli gazette ve dergilerde yazılar yayınlamaya başladı. İlk romanı, Atay’ın çarpıcı tarzını ortaya koyan “Tutunamayanlar” oldu. Roman, 1970’te bitti ancak 1972’ye kadar yayınlanamadı. 1970 yılında “Tutunamayanlar”la TRT Roman Ödülü’nü kazandı. Romanın kurgusu, yazarın tarzı ve anlatım biçimi birçok kesimden övgü topladı.

1973 yılında yazar, “Tehlikeli Oyunlar” adlı ikinci romanını yayınladı. Bunu 1975tarihli “Bir Bilim Adamının Romanı” izledi. Bu roman, Atay’ın 19111967 yıllar arasında yaşamış hocası Prof. Mustafa İnan’ın hayatını anlatır. Yine 1975’te “Korkuyu Beklerken” adlı öyküsü, 1985’te “Oyunlarla Yaşayanlar” adlı oyunu yayınlanmış, bu oyun Devlet Tiyatroları’nda sergilenmiştir. 1987’de “Günlük”,1998’de ise “Eylembilim” kitapları çıkmıştır. Bunların dışında 1975’te doçentlik ünvanı alan Atay, aynı yıl “Topografya” adlında bir kitap yazdı.

Atay, beynindeki tümör nedeniyle bir süre Londra’da yaşadı ve burada tedavi gördü. Ancak 13 Aralık 1977’de İstanbul’da öldü. Bu sırada “Türkiye’nin Ruhu” adlı kitabını yazmaktaydı.

Ölümünden sonra Atay’ın hayatı üzerine yayınlanan kitaplar; “Oğuz Atay’da Aydın Olgusu” (Yıldız Ecevit1989), “Oğuz Atay’ın Dünyası” (Tatjana Seyppel – 1989) ve “Ben Buradayım” (Yıldız Ecevit – 2005) idi. Sağlığında Atay’ın kitapları pek ilgi görmemişti ancak ölümünden sonra durum tam tersine döndü.

Oğuz Atay romanlarında toplumun içinde hep varolan ancak daha once cesurca irdelenememiş karakterleri anlatır. CümlelerineBatılılaşma sürecindeki bireylerin yaşamları, toplumdan kopuşları ve özellikle iç çelişkiler mükemmel bir şekilde sindirilmiştir. Yapıtları eleştiri, mizah ve ironi barındırır.

Mark Twain

0

Tom Sawyer’ın Maceraları” adlı ünlü çocuk romanının yazarıdır.

Asıl adı Samuel Langhorne Clemens olan Mark Twain, 30 Kasım 1835 tarihinde ABD’nin Missouri eyaletine bağlı bir köyde doğmuştur. Dört yaşındayken Clemens ailesi başka bir küçük köye, çocukluğunun geçtiği Mississippi ırmağı kıyısındaki Hannibal köyüne taşındı.

On iki yaşında babasını yitirince okuldan ayrıldı. Bir basımevine girip dizgici çıraklığı yapmaya başladı. Ardından ağabeyinin çıkardığı Hannibal Journal adlı yerel gazetede dizgiciliğe başladı. Aynı gazeteye ve Boston’da çıkan mizah dergisi The Carpet-Bag’e mizah yazıları yazdı. On sekiz yaşında evinden ayrılarak serüven aramaya çıktı. 24 yaşındayken 1859’dan Amerikan İç Savaşı’na dek Mississippi gemilerinde kaptanlık ve kılavuzluk yaptı. İç savaş başlayınca askere katıldı, ancak 14 günlük askeri eğitimden sonra ordudan ayrılıp Nevada’da vali olan ağabeyi Orion’un yanına gitti.

Zengin olma hayaliyle Nevada Dağları’nda altın aradı, ama başarılı olamadı. Abisiyle batıya gitti; gazete muhabiri olarak çalışmaya başladı. Mark Twain adını ilk kez 1863’te mizahi bir gezi yazısında kullandı.

1867’de ilk kitabı “The Celebrated Jumping Frog of Calaveras County” (Calaveras İlçesinin Ünlü Sıçrayan Kurbağası) yayımlandı.

Daktilo makinesini ilk satın alanlardan birisi olan Mark Twain, daktilo ile yazan ilk romancı olarak da anılır.

1866’da bir gazete adına Hawaii’ye giderek oradan yazılar gönderdi. İki sene sonra yine yerel bir gazetenin isteği üzerine Akdeniz’de bir gemi turuna çıktı ve gezi yazılarını “Saflar Yabancı Ülkede” adlı kitabında topladı. Bu eseri ile ülkesinde çok ünlü bir güldürü yazarı oldu. Avrupa ile ilgili bir kitap yazmak için bir yayınevi ile 1878’de anlaşma yapınca ailesi ile Avrupa seyahatine gitti, Avrupa ve Orta Doğu’yu gezdi, bu arada İstanbul’a da uğradı. 1879 Eylül’ünde geri döndü.

1880’lerde bir dizgi makinesine yatırım yaptı ama 1894’te yayınevi iflas etti. Kitaplarının geliri ve birçok ülkede yaptığı konuşmalarla borçlarını ödeyebildi. Borçlarını ödeyip 1900’de ülkesine dönüşüne kadar ailesiyle birlikte İsviçre, Avusturya ve İngiltere’de yaşadı. ABD’ye döndükten sonra eşi Olivia’nın sağlığı bozuldu. Doktor tavsiyesi üzerine 1903 sonunda İtalya’ya gittiler, ne var ki sağlığına kavuşamayan Olivia’yı 1904’te Floransa’da kaybetti.

Eserlerinde gülmenin güzelliğini, esaretin ne kadar kötü bir şey olduğunu anlatmaya çabalamış ve gemicilerin suyun derinliğini ölçerken kullandıkları “iki kulaç derinlik” anlamında bir denizcilik terimi olan “Mark Twain” imzası ile 30 kitap yayımlamıştır.

Başlıca yapıtları: “Life on the Mississippi” (Mississippi Üzerinde Yaşam, 1883), “The Adventures of Tom Sawyer” (Tom Sawyer’in Maceraları, 1876) ve “The Adventures of Huckleberry Finn”dir (Huckleberry Finn’in Serüvenleri, 1884). Birinci yapıt iki bölümden oluşan bir anı kitabıdır. İlk bölümde yazar, gençliğini, gemilerdeki çalışmasını anlatır.

İkinci bölümde ise çocukluğunun geçtiği yerlerin ve ırmağın sanayileşme altındaki değişimini işler. İlk basıldığı günden bu yana dünya çocuk edebiyatının en çok sevilen romanları arasına giren “Tom Sawyer’in Serüvenleri”, Tom ile arkadaşı Huck’un serüvenli günlerini, çevreleriyle ve kötü kişilerle çatışmalarını temel alır. “Huckleberry Finn’in Serüvenleri”, onun başyapıtı ve dünya edebiyatının klasiklerinden biridir. Ünlü Amerikalı yazar Ernest Hemingway, tüm Amerikan edebiyatının bu romana dayandığını söylemiştir. Roman, doğal ve özgür bir yaşam peşinde koşan Huckleberry Finn adlı bir çocukla, yersiz yurtsuz bir köle çocuğu olan Jim’in dostluğunu ve Mississippi’deki serüvenlerini sergiler.

1870’te Oliva Langdon ile New York’ta evlendi, bir süre eşi ile birlikte New York’un Buffalo kentinde yaşadı; bir gazetede editör ve yazar olarak çalıştı. Çiftin ilk çocuğu bu yıllarda dünyaya geldi ancak 19 aylıkken difteriden öldü. 1872, 1874 ve 1880 yıllarında sırasıyla kızları Susy, Clara ve Jean dünyaya geldi. 1872’de Connecticut’ta Hartford’a yerleşti.

Mark Twain, 1906 yılında başladığı otobiyografisini bitiremeden Kaliforniya’nın Redding şehirinde 21 Nisan 1910 tarihinde 75 yaşında kalp rahatsızlığı sonucu öldü.

Kitaplarından Bazıları :
1867 – Jim Smiley ve Zıplayan Kurbağa ve Diğer Öyküler
1869 – Saflar Yabancı Ülkede
1876 – Tom Sawyer’ın Maceraları
1876 – Bir Cinayet, Bir Sır ve Bir Evlilik
1880 – Yurtdışında Bir Serseri
1881 – Prens Ve Dilenci
1881 – Çalınan Taç
1882 – Küçük Prens ve Sokak Çocuğu / Prens ve Dilenci
1883 – Mississippi’de Yaşam
1884 – Huckleberry Finn’in Maceraları
1889 – A Connecticut Yankee in King Arthur’s Court
1897 – Ekvatorun İzinde
1904 – Adem’le Havva’nın Cennet Günlüğü

Yusuf Atılgan

0

Yusuf Atılgan,
25.08.1921’de Manisa’nın Göktaşlı mahallesinde dünyaya gelir. Yazarın kendi ifadesine göre bu tarih, ay itibariyle gerçeği yansıtmaz. Gerçek doğumu 27 Haziran’dır ki bu da yazarımızın resmi tarih kayıtlarının aksine iki ay daha uzun yaşadığını gösterir. 1922 yılında Manisa Yunan işgali altındadır. Atılgan ailesi işgalden hemen sonra Manisa’nın 20 km uzağındaki Hacırahmanlı köyüne – yazarın hayatına ve romanlarına mekan olan ve yaratıcı gücünü kuşatan topraklara-yerleşirler.

Nüfus cüzdanındaki adı Yusuf Ziya Atılgan’dır. Babası Hamdi, annesi Avniye’dir. Tarihsel soyağacını geriye götürdüğümüzde 1847 savaşında Yunanistan’dan göç etmiş bir aileye mensup olan Yusuf Atılgan’ın Turgut adında bir de küçük kardeşi vardır. Aynı zamanda Turgut Atılgan, daha sonra ağabeyinin hikayelerini yarışmaya bizzat gönderen kişi olarak karşımıza çıkar. Babası Hamdi Bey, Manisa İdadisi mezunudur ve Düyun-u Umumiye idaresindeki kolculuk görevinden ayrılıp bakkallığa başlayarak ailesinin geçimini bu yolla sağlamaya başlar.

Hacırahmanlı Köyü Atılgan’ın eğitim hayatına ilk adım attığı yerdir aynı zamanda. İlk üç yılı burada okuyup son iki sınıfla ortaokulu Manisa’da okumuş ve liseyi Balıkesir paralı yatılı okulunda bitirmiştir. Atılgan, liseyi 1939 yılında edebiyat bölümünden mezun olarak bitirir. Ailesi Tıbbiye’de okumasını istemesine rağmen o, öğretmen olabilmek arzusuyla Edebiyat Fakültesi’ni seçer. Babası, ilk sene para gönderir ancak daha sonraki seneler para göndermeyeceğini belirterek oğluna başının çaresine bakmasını öğütler. Bunun üzerine Atılgan, askeriyeye başvurur ve başvurusu kabul edilir. Artık fakülteye askeri kıyafetle gelip gitmektedir. Atılgan’ın fakültedeki hocaları, onu oldukça etkilemiştir. Dil bilgisini Reşit Rahmedi Arat, Halide Edip Adıvar, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Caferoğlu, Ali Nihat Tarlan, Fahir İz hocalarıdır. Özellikle Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öğrencisi olmaktan büyük bir kıvanç duymaktadır. Akşehir’deki Maltepe Askeri Lisesi’ne öğretmen olarak atanır. Ancak bir yıl daha dolmadan bir yığın soruşturmaya maruz kalır. İleri Gençlik Birliği adındaki bir örgütle ilişkisi olan Atılgan, dönemin Sıkıyönetim Mahkemesi’ne çıkarılır. Mahkeme sonunda ordudan ihracına karar verilir. Altı aylık cezasını, on aydan daha fazlasıyla çeker ve öğretmenlik hakkı da elinden alınır. Bu olay onu fazlasıyla üzmüştür. Hapishaneden çıkar çıkmaz köyüne geri döner ve geçimini çiftçilikle sağlar. 1949’da annesinin isteğiyle Sabahat Hanım’la evlenir. Sabahat Hanım, yoksul bir köylü kızıdır. Bu evlilik fazla uzun sürmez ve boşanmayla neticelenir. Y. Atılgan, boşandıktan sonra kendini edebiyata daha çok verir. Tercüman Gazetesi’nin açtığı öykü yarışmasına kardeşi Turgut’un ısrarları üzerine iki öyküsünün gönderilmesine izin verir. Turgut Atılgan, “Kümesin Ötesi” adlı öyküsünü Ziya Atılgan; “Evdeki” adlı öyküsünü de Nevzat Çorum imzasıyla yarışmaya gönderir. “Evdeki” öyküsü yarışmada birinciliği, “Kümesin Ötesi” öyküsü ise yedinciliği kazanmıştır. (Yarışmaya gönderilen 800’e yakın öykü arasından.) Buna rağmen ödülünü almaz. Onun için hikâyelerinin dereceye girmesi yeterlidir çünkü. 1958 yılında Yunus Nadi Roman Ödülü’ne katılmanın son günü ve saati “Aylak Adam” romanıyla başvurur. Jürideki isimler şunlardır: Halide Edip Adıvar, Sabahaddin Eyüpoğlu, Azra Erhat, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Orhan Kemal, Behçet Necatigil, Vala Nureddin, Haldun Taner ve Cevad Fehmi Başkut. Birinciliği Fakir Baykurt’un “Yılanların Öcü” adlı romanına kaptıran Atılgan, “Aylak Adam”la ikinciliğe layık görülür. 1959’da Varlık Yayınları tarafından kitaplaştırılır.“Aylak Adam” romanı, Atılgan’ın hayatını bundan sonra devam ettireceği kadınla tanışmasına da vesile olmuştur. Ankara Devlet Konservatuarı öğrencisi ve henüz 17 yaşındaki Serpil Gence, roman kahramanlarından “B”yi kendine oldukça yakın bulur. Atılgan’ın adresini bularak ona mektup yazar. Mektuplaşmaya ve sonrasında Manisa’da ve Ankara’da görüşmeye başlarlar. 1973’de Bilgi Yayınları arasında çıkan ikinci romanı “Anayurt Oteli”nin yayımlanmasından sonra Serpil Atılgan ile on dört sene süren görüşmeleri, evlilikle neticelenir. “Zebercet” karakteriyle bir nevi kendisini yansıtmış olan Yusuf Atılgan, büyük bir tutkuyla bağlandığı Serpil Gence’ye yalnızca ikisinin çözebileceği türden şifrelerle dolu bu romanı ithaf etmiştir. Serpil Gence, bu sırada Arena Tiyatrosu’nda oyunlarda oynamaktadır ve bu yüzden İstanbul’a taşınmıştır. Romanı bir kitapçıdan alır. Ancak romanı bitirmeden doğruca Manisa’nın yolunu tutar. Yusuf Atılgan, Serpil Gence ile 1976’da evlendikten sonra artık İstanbul’a yerleşir. 1979 yılında oğlu Mehmet dünyaya gelir. Oğluna fazlasıyla düşkündür ve oğluna daha iyi bir gelecek sunabilmek adına 1980’de Milliyet (sonra Karacan) Yayınları’nda danışmanlık ve çevirmenlik; sonrasında ise Can Yayınları’nda redaktörlük yapar. “Anayurt Oteli” Ömer Kavur tarafından aynı adla sinemaya aktarılır. Türk Sineması’nda önemli ve ayrı bir yeri olan bu film, Antalya Altın Portakal, Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Federasyonu, Venedik, Valencia ve Nantes, Üç Kıta Film Şenliği ödüllerini alır. Atılgan; önce “İşkence” adını koyduğu “Canistan” adlı romanını tamamlayamamıştır. Ancak tamamlanmamış bu roman, 2000 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanır. 1989 senesi Atılgan’ın hastalıklarla boğuştuğu ve öldüğü senedir. Böbrek taşı düşürür, fıtık ameliyatı olur, beynindeki kan pıhtısını aldırmak için bir operasyon geçirmek zorunda kalır. 9 Ekim’de de bir kalp krizi sonucu hayata gözlerini yumar. Bugün mezarı Üsküdar Bülbül Deresi’ndedir. İlk romanı “Aylak Adam”la modern Türk edebiyatı içinde çok önemli bir yere sahip olan Y.Atılgan, özellikle yabancılaşma ve bunun zorunlu sonucu yalnızlık temasını başarıyla işleyen bir yazar olarak tanındı.”Anayurt Oteli”nde iletişimsizlik, yaşamın anlamsızlığı, olayların rasyonel bir biçimde açıklanamayacağı, davranışların nedeninin bilinemeyeceği tezi işlenmiştir. Y.Atılgan ilk romanı aylak Adam’da klasik anlatı yöntemlerinden yararlanırken Anayurt Oteli’ni daha değişik bir yöntemle “saçma kavramının göstergesi olarak “ kurmaya çalışmıştır. Yusuf Atılgan’ın tek öykü kitabı “Varlık” ve “a” dergilerinde yayımladığı, gene çağdaş bireyin yalnızlık ve açmazları çerçevesinde örülmüş ağırlıklı olarak iç gözlem ve deneyime yaslanan öyküler toplamı olan “Bodur Minareden Öte” adlı kitaptır. “Ekmek Elden Süt Memeden” adlı bir de çocuk kitabı bulunmaktadır. Çağdaş bireyi aşk ve yalnızlık temaları çerçevesinde ve dildeki yalınlığının çarpıcılığıyla ileten Yusuf Atılgan, ele aldığı konular kadar o konulara yaklaşım biçimi ve işleyişiyle de farklılaşmış ve Türk romanında modern anlatının öncüleri arasında yer almıştır.

James Joyce

0

James Augustine Aloysius Joyce (1882 – 1941) İɾlandalı yazaɾ. Getiɾdiği anlatım yenilikleɾi ile 20. yüzyıl edebiyatını deɾinden etkilemiştiɾ.

James Joyce, 1882 yılında Dublin’de doğdu. Cizvit okullaɾında eğitim göɾdü; Dublin’deki Univeɾsity College’de felsefe ve modeɾn dilleɾ okudu. 1900’de, henüz üniveɾsite öğɾencisiyken Ibsen’in biɾ oyunu üzeɾine kaleme aldığı uzunca yazı Foɾtnightly Review deɾgisinde yayımlandı.

O sıɾalaɾ, daha sonɾa Chambeɾ Music (Oda Müziği) adlı kitapta toplanacak olan liɾik şiiɾleɾini yazmaya başladı. 1902’de Dublin’den ayɾılıp Paɾis’e gitti; ama eɾtesi yıl ölüm döşeğindeki annesini ziyaɾet için tekɾaɾ İɾlanda’ya döndü. 1904’ten sonɾa Noɾa Baɾnacle’la yaşamaya başladı. 1905’ten 1915’e kadaɾ Tɾieste’de yaşadılaɾ. 1906 yazında Roma’ya giden Joyce yaklaşık dokuz ay boyunca biɾ bankada çalıştı. Roma’dan sıkılınca 1907 kışında tekɾaɾ Tɾieste’ye döndü. Tɾieste’de Beɾlitz School’da İngilizce öğɾetmenliği yaptı. Dublinlileɾ, 1914 yılında İngilteɾe’de yayımlandı. sozkimin.com Joyce, 1915’te tek oyunu olan Süɾgünleɾ’i yazdı. Sanatçının Biɾ Genç Adam Olaɾak Poɾtɾesi adli otobiyogɾafik ɾomanı 1916 yılında yayımlandı. Aynı yıl Joyce ve ailesi Züɾih’e taşındı.

Büyük bir yoksulluk içinde yɑşɑdıklɑrı Zürih’te en büyük eseri olɑn Ulysses üzerine çɑlıştı ve bu kitɑp Little Review ɑdlı bir Amerikɑn dergisinde dizi hɑlinde yɑyımlɑnmɑyɑ bɑşlɑdı. Dizileştirme 1918’de bɑşlɑdı, ɑncɑk kitɑp hɑkkındɑ dɑvɑ ɑçılmɑsı nedeniyle 1920’de diziye ɑrɑ verildi. Ulysses kitɑp olɑrɑk ilk kez 1922’de Pɑris’te bɑsıldı. Dublin’de geçen 24 sɑɑti ɑnlɑtɑn romɑn Homeros’un Odysseiɑ’sı üzerine kuruludur. Pek çok yeni tekniğin kullɑnıldığı romɑn yɑyınlɑndığındɑ büyük yɑnkı uyɑndırmıştır.

Joyce ɑilesi iki büyük sɑvɑş ɑrɑsındɑ Pɑris’te kɑldı. Bu dönemde son romɑnı olɑn Finnegɑns Wɑke üzerinde çɑlıştı. 1939’dɑ, Finnegɑns Wɑke bɑsıldı. 13 Ocɑk 1941’de Jɑmes Joyce öldü. Portre’nin ilk tɑslɑğı Stephen Hero yɑzɑrın ölümünden sonrɑ, 1944 yılındɑ bɑsıldı. İlk bɑsımı birçok dizgi yɑnlışı içeren “Ulysses”in ɑslınɑ uygun hɑlde bɑsılmɑsı 1984 yılındɑ gerçekleşti. Ulysses’in Türkçe çevirisi Nevzɑt Erkmen tɑrɑfındɑn gerçekleştirildi ve 1996 yılındɑ bɑsıldı.

Kemal Tahir

0

15 Nisan 1910 tarihinde İstanbul’da doğdu. Deniz subayı olan babası Sultan II. Abdulhamid’in yaverlerindendi. İlkokulu muhtelif okullarda, rüştiyeyi Kasımpaşa’daki Cezayirli Hasan Paşa Rüştiyesi’nde okudu (1923). Galatasaray Lisesi’ni onuncu sınıfta bırakarak (1930) hayata atıldı. Avukat katipliği ve Fransızların idaresindeki Zonguldak Kömür İşletmeleri’nde ambar memurluğu yaptı. İstanbul’da Vakit, Haber, Son Posta gazetelerinde musahhihlik, röportaj yazarlığı, çevirmenlik (1930 – 1933) yaptı. Yedigün ve Karikatür dergilerinde sekreter, Karagöz gazetesinde başyazar (1935-1936), Tan gazetesinde yazı işleri müdürü oldu (1938).

Nazım Hikmet’le beraber yargılandığı Donanma Komutanlığı askeri mahkemesince tutuklandı. Askeri isyana teşvik suçlamasıyla, 15 yıl hapse mahkum edildi. Çankırı, Çorum, Kırşehir, Malatya ve Nevşehir cezaevlerinde hapis yattı(1938-1950). Genel af yasasıyla serbest kaldı. İstanbul’a döndükten sonra, bir süre İzmir Ticaret gazetesinin İstanbul mümessilliğini yaptı. İktisadi konularda yazılar yazdı, çeviriler yaptı. 6-7 Eylül olayları sırasında gözaltına alındı. Harbiye cezaevinde 6 ay hapis yattı. 14 ay kadar Düşün yayınevini yönetti (1957-1958). 1960’tan sonra tümüyle edebiyata ve özellikle de romana yöneldi. 21 Nisan 1973 tarihinde İstanbul’da öldü.

Sanat Hayatı

Sanat hayatına, İçtihat (1931), Geçit (1933), Varlık (1935) dergilerindeki şiirleriyle başladı. Otobiyografik ögeler içeren ilk öyküleri, Yedigün’de (1935), Göl İnsanları’nda yer alan dört öyküsü de Cemalettin Mahir takma adıyla 1941’de Tan gazetesinde yayımlandı.

ESERLERİ:
Roman:
Sağır Dere, Esir Şehrin İnsanları, Körduman, Rahmet Yolları Kesti, Yedi Çınar Yaylası, Köyün Kamburu, Esir Şehrin Mahpusu, Kelleci Memet, Yorgun Savaşçı, Bozkırdaki Çekirdek, Devlet Ana, Kurt Kanunu, Büyük Mal, Yol Ayrımı, Namusçular, Karılar Koğuşu, Hür Şehrin İnsanları 1-2, Damağası, Bir Mülkiyet Kalesi 1-2

Hikaye:
Göl İnsanları

Notlar:
Kemal Tahir’in Notları 1-13

HAKKINDA YAZILANLAR

Batı’nın karşısına Devlet’i koyan Kemal Tahir
Halit Refiğ
diyalogavrasya.com

1967 yılı sonlarında Devlet Ana romanı yayınlanana kadar Kemal Tahir Türkiye’de daha çok sol aydınların sınırlı ilgi gösterdikleri bir yazar olarak tanınmaktaydı. 1938 yılında Nazım Hikmet’in yanısıra Yavuz zırhlısında bir komünist ayaklanması tertibi içinde bulunduğu ithamıyla 12 yıl hapis yatmış olması Marxist düşünce çevrelerinde ona belli bir saygınlık kazandırmıştı. Cezaevinden çıktıktan sonra yayınlanan ilk kitapları, Göl İnsanları, Sağırdere ve Körduman klasik Marxist şemalara uymamakla birlikte, Orta Anadolu köy yaşamına bakıştaki keskin gözlemciliği, nesnel gercekçiliği ve ifade gücü ile olağan dışı bir yazarın ilk ürünleri idi.

Cezaevinde yazılan bu ilk romanların müsveddelerini Nazım Hikmet okuduğunda Kemal Tahir’e övgü dolu mektuplar yazmış, ama bunlarda “fakir ve zengin köylü münasebetlerinin, derebeylik bakayası, sınıf ve tabaka çatışmalarının eksikliği”ni hissettiğini ifade etmiş, yeni pasajlar yazıp bu eksikliği gidermesini önermişti.

Nazım Hikmet mektuplarını saklamadığı için Kemal Tahir’in o tarihte bu görüşlere nasıl bir karşılık verdiğini bilmiyoruz. Ama daha sonra yazdığı Köyün Kamburu ve Yedi Çınar Yaylası adlı romanlarında, Türkiye’de Batı’daki gibi toprak mülkiyetine dayanan bir feodal sistem olmadığını ilere sürmekteydi. Ona göre Türkün köksüz toprak ağasını Batı’nın lorduna, baronuna benzetmemek gerekiyordu.

Kemal Tahir’in Türkiye’de edebiyat çevrelerinde geniş yankı yapan ilk romanı Rahmet Yollarını Kesti oldu. Bu roman, Yaşar Kemal’in devlete başkaldıran eşkiyayı kahramanlaştırdığı İnce Memed romanının çok yaygın bir ilgi ile karşılandığı dönemde yazılmıştı. Yaşar Kemal’in aksine Kemal Tahir eşkıyanın devlet gücü karşısında perişan olmaktan kurtulamayacağını ifade ediyordu. Rahmet Yolları Kesti’nin yayınlamasından çok sonra Türkiye’de ortaya çıkan silahlı başkaldırıların tümünün nasıl hüsran ile sonuçlandığı göz önünde tutulduğunda, Kemal Tahir’in, Batı’dan esinlenme “devlete karşı halk” romantizmine, soğukkanlı ve bilgece yaklaşımının ne kadar çok daha gerçekçi olduğu görülebilir.

Kemal Tahir ilk romanlarında Türk toplumunda Batı’dakine benzer sınıf çatışmaları olmadığını ortaya koyarken, daha sonraki romanlarında sınıf yerine devletin birleştirici ve koruyucu güç olduğunu ifade etmeye başlamıştır. Yorgun Savaşçı bunun en güçlü örneğidir. Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti’nin çöktüğü, ülkenin işgal altında kaldığı karanlık günlerinde asker, sivil bir grup aydının yeni bir devlet arayışı hikaye edilmektedir. Kemal Tahir’e göre Batı’da devlet olmadığı zaman da, sınıfların ve onu temsil eden kilisenin varlığı sayesinde toplumlar dağılmaktan kurtulabilir. Ama sınıfları olmayan Türk toplumu devletsiz kalırsa dağılır.

Devlete verdiği bu öneme rağmen Kemal Tahir devleti kutsallaştırmamakta, yanlış siyasetçilerin kötü yönetiminde devletin halkına ters düşebileceğini de ifade etmektedir. Bunu tipik bir örnek olarak, Bozkırdaki Çekirdek adlı romanında ‘köy enstitüleri’ni göstermektedir. Burada işlenen konu, devletin köylünün içinden rejimin bekçileri olarak seçtiği eğitmenlerle köylüyü köyünün içinden içinde zaptırapt altında tutma girişimidir. Kemal Tahir’e göre, Türk toplumunun bünyesine yabancı olduğu “enstitü” adından da anlaşılan, köylünün adını doğru dürüst telaffuz bile edemediği bu girişim, Batı’dan esinlenen baskıcı bir devlet modeli arayışı idi. Başarısızlığa uğraması kaçınılmazdı. Nitekim arkasında acılar bırakarak öyle de oldu.

Kemal Tahir ilk romanlarından itibaren sürekli olarak bir fikrî gelişme halindeydi. İlk romanlarında Türk toplumundaki yapılanmanın Batı’dakine benzer sınıfsal çelişkiler taşımadığını gözlemlemiş, daha sonra toplumsal varlığın ve düzenin korunmasında devletin vazgeçilmez önemini vurgulamıştı. Peki Türkiye’nin temel çelişkisi neydi?

Bunu en açık şekilde Devlet Ana romanında ortaya koydu. Türkiye’nin temel çelişkisi Avrupa idi. Bugün Avrasya diye adlandırdığımız ana kıta parçasındaki tarihi Batı-Doğu çatışmasının en keskin görünümü Anadolu topraklarında ortaya çıkmaktaydı. Devlet Ana, Türk toplumunda devletin koruyucu geleneğini Osmanlı Devleti’nin kuruluş şartları içinde değerlendirirken, ana çelişkinin Avrupa’dan kaynaklandığını ifade ediyordu.

Kemal Tahir’in de vurguladığı gibi, Avrupa ile ilişkiler, tarih boyunca Türkiye’nin kaderini belirleyen en önemli etken olmuştur. Selçukların ‘Bilâd-ı Rum’ dedikleri Anadolu’yu ilk defa Haçlılar “Turchia” diye isimlendirmişler. Avrupalılar kıtalarından söküp atmak istedikleri Osmanlı’ya, onu oluşturan değişik etnik unsurlara aldırış etmeden, kestirmeden “Türk” demiştir. Tarih boyunca Türk kimliği ve kişiliği, sürekli çatışma halinde bulunduğu, kendini “Batı” olarak tanımlayan Avrupa’ya karşı bir tepki ve alternatif olarak ortaya çıkmıştır.

Truva savaşında bu yana Avrupa fırsat bulduğu ölçüde Asya’yı yağmalamaya, sömürmeye girişmiş, Osmanlı da gücü yettiğince bu talanı önlemeye çalışmıştır. Kemal Tahir Devlet Ana romanında Avrupa’nın feodal soyguncularının karşısına Osmanlının koruyucu devletini koymakta, arada kalan yerli Hıristiyan köylünün, tercihini kana susamış soyguncudan değil, toplumsal eşitlik ve adalet sağlayan devletten yana kullandığını olağanüstü bir anlatım ustalığı ile kalem almaktadır.

Sicilli bir komünist olarak bilinmesine rağmen romanlarında pek de Marxist sayılamayacak yaklaşımlarından ötürü Kemal Tahir’e ihtiyatla yaklaşan sol aydınların yanısıra, Devlet Ana yayınlandıktan sonra, Türkiye’nin Batı’ya toz kondurulmasına tahammül edemeyen “entel”leri, edebiyat tarihimizde eşi görülmemiş bir saldırı kampanyasına giriştiler. Bunlara göre Kemal Tahir cahil, dönek, gerici, psikopat, insanlık düşmanı ve kabiliyetsiz idi. Roman yazmasını bilmiyor, tarihten anlamıyordu.

Bu kampanyanın bir sonucu oldu. Sol geçmişinden ötürü o tarihe kadar Kemal Tahir’e uzak duran, hatta düşmanca davranan gelenekçi, milliyetçi çevreler ona ilgi duymaya, hatta zaman zaman sahiplenmeye başladılar. Ama bu sağlam ve güvenilir bir ilgi değildi. 12 Eylül askeri rejimi sırasında, genelde bütün sol bir baskı altında iken, solun kendisine düşman ilan ettiği Kemal Tahir’in romanı Yorgun Savaşçı’dan yapılan televizyon dizisinin Atatürk düşmanlığı ithamı ile yakılmasına milliyetçi cenahtan karşı çıkan olmadı. Tam tersine son derece vicdansız, “fırsat bu fırsat” diyerek kendi yandaşlarının romanlarını devlet televizyonuna sokuşturdular.

Bugün Türkiye’de halkın ve yöneticilerin büyük bir kısmı Avrupa Birliği’ne girme, kapitalist ekonomi sistemi ile bütünleşerek küreselleşme hayali içindedir. Çılgın ve denetimsiz bir tüketim sonucu, doğal dengeleri her gün daha çok tahrip olan dünyanın gitgide yaşanılmaz hale geldiğini hiç görmek istemeden, Batı’nın insan kanı ve canı üzerine kurulmuş zenginliğini paylaşmanın mümkün olabileceğini sanmaktadır.

Batı’nın özellikle bilgi çağının araçları televizyonlar, internet aracılığıyla yarattığı, bireyin sınırsız özgürlüğe ve tüketim imkânlarına sahip olduğu varsayılan sanal dünyanın cazibesine kapılanlar için Kemal Tahir hiç de iç açıcı bir yazar değildir. Paranın, borsanın, faizin, dövizin, tahvillerin temel değer haline getirildiği, Batı’nın güdümündeki holdinglerin ve sivil toplum kuruluşlarının devletin yerini almasının beklendiği bir dönemde, “Batı”nın karşısına “Devlet”i koyan Kemal Tahir’in gündemde olması elbette düşünülmez.
Ama ben zenginliğe ulaşmanın can bedelini bilmeyen Türk halkı çoğunluğunun geçici bir aldanış içinde olduğunu düşünüyorum. Avrupa’nın zenginliğini paylaşmanın imkânsızlığını bir gün idrak edeceğine, yeniden kendi gücü ile yaşamını sürdüreceğine inanıyorum. İşte o zaman Kemal Tahir kendini tanımasında ona yardımcı olacak kaynakların başında yer alacaktır. Türkiye’yi kendi görmek istediği yerde arayanlar için değil, ama gerçek değerleri ile anlamak isteyen yabancılar için de Kemal Tahir, sabırla ve dikkatle okunduğu takdirde, büyük bir aydınlatıcı olacaktır.


HABER

Kemal Tahir’in tefrika romanları yayında
NTV 17 Nisan 2013

Kemal Tahir’in 1947-1951 yılları arasında Karikatür, Son Saat, Vatan gibi süreli yayınlarda tefrika edilen romanları, ilk kez bir toplu basımla okurlarla buluşturuluyor.

Özgür Günay tarafından derlenen Kemal Tahir’in romanları, 2 cilt halinde sunuluyor. “Biz Böyle Delikanlılar Değildik” adlı birinci ciltte Yedek Sevgili, Sevmek Hakkı, Camı Kıran Çocuk, Sevenlerin Zaferi, Zoraki Nişanlı, Bir Nedim Divanı’nın Esrarı romanları yer alıyor.

Kemal Tahir’in edebi romanlarıyla, para kazanma amacıyla yazdığı serüven romanları arasında bir köprü niteliği taşıyan “tefrika romanları” 60 yıl sonra, usta bir yazarın, ustalık basamaklarını örnekliyor. Kemal Tahir’in tip ve karakter yaratmadaki hünerinin ilk örneklerini, “Biz Böyle Delikanlılar Değildik” adlı kitapta bulmak mümkün. Köşeye sıkışmış insanın varoluşunu anlatan romanlar, cezaevi yönetimince ve yayın organı tarafından yer yer sansüre uğramış, bu sebeple de zaman zaman Kemal Tahir’in bu duruma tepki göstermesine neden olmuştur.

Romanlar, diyaloglarda doğallık ve akıcılık açısından da dikkat çekiyor. Ancak bu romanların dikkat edilmesi gereken bir başka yönü daha var. Biz Böyle Delikanlılar Değildik’te yer alan romanlardaki kahramanlar cumhuriyetin kuruluşuyla, Atatürk’ün ölümüne kadarki zaman dilimi arasında yaşıyorlar. Üstelik bu kahramanların birçoğunun bir yönüyle Sultan Abdülhamit’le yollarının kesişmesi de hem okurların, hem eleştirmenlerin hem de edebiyat tarihçilerinin üzerinde düşünmesi gereken bir olgu.


HAKKINDA YAZILANLAR

Yeni bir Kemal Tahir
Selim İleri
Zaman 20 Nisan 2014

İthaki Yayınları Kemal Tahir’in tefrika halinde kalmış romanlarını iki ciltte bir araya getirdi: Biz Böyle Delikanlılar Değildik!

Romanların yayınlanış tarihleri göz önünde tutulacak olursa, ikinci cilt başa alınmalı. İkinci cilt, Tan gazetesinde 1937 tarihinde tefrika edilmiş Bu Roman Olan Şeylerin Romanıdır!’la başlıyor.

Kemal Tahir yazarlık yaşamı boyunca düşüncelerini, çözümlemelerini, hatta kaygılarını sürekli bilemiş bir romancıydı. Takma adlarla kaleme getirilmiş bu romanlar, bugün bize Kemal Tahir’in nereden nereye yol aldığını da belgeliyor.

Kemal Ağbi’yi Göztepe’deki son evde öfkeli öfkeli söylenirken, kendi kendisiyle tartışırken hatırlıyorum. Batı’daki anlamıyla bizde ‘sınıf’ olmadığını ileri sürüyor. 1970’lerin başı olmalı…

Hemen geriye, 1937’ye dönüyorum. Bu Roman Olan Şeylerin Romanıdır! sınıf meselesine hayli farklı yaklaşmış bir roman. Mussolini, Hitler dünyayı kasıp kavurmaya hazırlanırken, Kemal Tahir de çıkış, kurtuluş yolunu sınıfsal dayanışmada aramış…

Kemal Ağbi’yi bu eski romanlarından söz açarken hatırlayamıyorum. Herhalde hiç söz açmadı. Siyasî sebepler dolayısıyla takma ad kullanmak zorunda kalmış, sadece bundan söz açmıştı. Cezaevinde geçirdiği uzun yılların yazı emeği şimdi derlenmiş, bir araya getirilmiş tefrika romanlarla yeniden gün ışığına çıkıyor.

Oldum bittim Peyami Safa / Server Bedi ikileşmesi ilgimi çeker. Peyami Safa imzalı Fatih-Harbiye’yle Server Bedi imzalı Cumbadan Rumbaya yan yana okunduğunda, Doğu-Batı meselesinde onca kaygılı Peyami Safa’nın yanı başında aynı meseleye daha geniş ve sevecen yaklaşabilmiş Server Bedi karşımıza çıkar. Fatih-Harbiye Doğu’ya kesenkes bağlı kalışı önerirken, Cumbadan Rumbaya açık bir sentez arayışı içindedir.

Aynı ikileşmeyi Kemal Tahir’de de saptamak olası. Devlet Ana’dan sonra büsbütün keskinleşen Kemal Tahir’in yanı başında, tefrika roman Zoraki Nişanlı çok şaşırtıcı bir eser. O kadar ki, sanki aynı yazar kaleme getirmemiş.

Birinci ciltte yer alan 1950 tarihli Zoraki Nişanlı hayli renkli sahnelerle örülü bir İstanbul romanı, İstanbul’da bir sevdanın romanı. Kemal Tahir, Refik Halid’i andırır bir tutumla tatlı tatlı anlatıyor.

Zoraki Nişanlı’da Florya sahnesi var, o günlerin bütün havasını estiriyor. Dünün Florya’sını yeniden inşa etmek isteyenler bu sahneyi, bir de Refik Halid’in Bugünün Saraylısı’ndaki Florya sahnesini okusalar, bence yetip artar.

Belki bütünüyle yanlış ama, tıpkı Peyami Safa gibi, Kemal Tahir’in de fazladan sorumluluk yüklenmiş olduğunu düşünüyorum. Şöyle açayım: Hem Peyami Safa, hem Kemal Tahir takma adla yazdıklarında daha özgür, hatta daha ‘uçarı’ olabilmişler. Kesenkes ‘yargılar’la donanmamışlar. Dünya görüşleri elbette ayrı, ama sorunları değerlendiriş biçimleri birbirlerine çok yakın.

Şu da dikkatimi çekti: Kemal Tahir roman sanatının birçok uygulayımını denemiş. Tefrika romanlar bu açıdan okunabilir. Bilinen, kimi okurların çok sevdiği, kimi eleştirmenlerinse beylik, kalıplaşmış bulduğu Kemal Tahir üslûbu, tefrika halinde kalmış romanlarda karşımıza çıkmıyor. Demin andığım Bu Roman Olan Şeylerin Romanıdır! dinamik, sinema akışlı anlatımıyla çok farklı bir Kemal Tahir’i belgeliyor.

Son romanlarında roman kişilerini sayfalar boyu konuşturan Kemal Tahir, kısacık, sevimli diyalogları tercih etmiş eski romanlarında…

Birçok ‘roman dosyası’ yazı masasının üstüne çıkartılırdı arada bir ve Kemal Ağbi onları yeniden ele almayı tasarlardı. Bu nasıl bir yazı emeği! demekten kendimi alamıyorum.

Dünün romancılarının çabasına saygı duymamak imkânsız.

Franz Kafka

0

Ölümünden sonra yakın arkadaşı tarafından yayımlanan yazılarıyla ünlenen Franz Kafka, yazarlığı mesleği olarak görmemiştir. Öykülerinde bürokrasiyi değişik bir dille anlatmış modernist bir yazardır.

Franz Kafka, 3 Temmuz1883 tarihinde taşralı Çek proletaryasından gelip zenginleşmiş bir tüccar olan baba ile aydın bir Alman yahudisi olan annenin ilk çocuğu olarakPrag‘da doğdu. Babası Hermann Kafka, güçlü bir karaktere sahip bir iş adamıydı. Franz Kafka içedönük ve huzursuz kişiliğini daha çok annesinden almıştı. Büyükbabası Jacob Kafka, bir kasaptı ve Prag’a Osek’ten gelmişti. Yaşadıkları yer olan Bohemya daha çok Alman Yahudileri’nin bulunduğu bir bölge idi. Annesi Julie ise eşinden daha fazla kültürel birikime sahipti.

Kafka, altı kardeşin en büyüğü idi. Georg ve Heinrich adlı iki erkek kardeşi Kafka daha 6 yaşına gelmeden ölmüşlerdi. Gabriele, Valerie ve Ottilie adında üç de kız kardeşi bulunmaktaydı. Julie ve Hermann haftaiçi bütün zamanlarını iş yerinde harcamaktaydı. Annesi eşine yardım etmek için günde 12 saatten fazla çalışırdı. Bu yüzden Kafka ve kardeşleri daha çok bakıcıların ve hizmetçilerin nezaretinde büyümüşlerdi. Kız kardeşleri II. Dünya Savaşı yıllarında Nazi Almanyası‘nın organize ettiği Yahudi katliamı Holocaust‘da hayatlarını kaybettiler.

Kafka, Almanca ilk dili olmasına karşın Çekçe’yi de iyi derecede biliyordu. Daha sonraları Fransız diline ve kültürüne merak sardı. Fransız yazarlarda Flaubert, okumaktan en çok zevk aldığı yazardı. Çeşitli ailevi ve toplumsal sebepler yüzünden çevresine yabancılaşarak büyüdü. Ailesinin Prag’daki Alman toplumuyla kaynaşma çabaları sonucunda Alman okullarında okudu. 1889yılında Fleischmark’ta Deutsche Knabenschule’ye gitti. Burada okurken en çok etkilendiği insanlar Fransız mürebbiye Bailly ve kahya Marie Werner oldu.1893 yılında öğrenim görmeye başladığı Avusturya Lisesi, yalnızlığını ve kendi içine kapanmasında büyük etken oldu. Kafka’nın din eğitimi yılda birkaç defa babasıyla gittiği sinagogda veriliyordu.

1901 yılında Altstädter Gymnasium Lisesi’ni bitirdikten sonra Prag’daki Karl Ferdinand Üniversitesi‘nde kimya eğitimi almaya başladı. İki ay içinde bölüm değiştirip hukuk bölümüne geçti. Buradaki dersleri arasında Alman edebiyatı ve sanat tarihi derslerini de takip etmeye başladı. Öğrenciliği sırasında öğrenci kulüplerinde okuma günleri düzenliyordu. Öğrenciliğin ilk yılında sonradan çok yakın arkadaşı olan Max Brod ve gazeteci Felix Weltsch ile tanıştı. İlk eseri olan “Bir Savaşın Tasviri” adlı öyküsünü bu yıllarda kaleme aldı. Brod sayesindeFelix Qeltsch, Oskar Baum, Gustav Janouch ve Franz Werfel gibi edebiyatçılar ile tanıştı. 18 Haziran1906‘da hukuk doktorasını alarak mezun olduktan sonra 1 yıl kadar staj yaptı. 1907 yılında Assicurazioni Generali adlı İtalyan sigorta şirketinde memur olarak çalışmaya başladı. Gündüzleri sigorta şirketinde çalışıyor geceleri ise yazmaya devam ediyordu. Aynı yıl “Taşrada Düğün Hazırlıkları” adlı öyküsünü yazdı.

19081912 yılları arasında siyasal ve toplumsal olaylara ilgi duymaya, sık sık önemli Çek siyaset adamlarının toplantılarına gitmeye başlamıştı. Yahudilikle ilgilenip İbranice öğrenmeye de bu yıllarda yöneldi. Max Brod ile birlikte Riva,Paris, Weimar veİtalya gezileri yaptı. 1912 ile 1919 arasında Felice Bauer ile üç kez nişanlanmasına rağmen, onunla evlenemedi. Bu ilişkiden geriye 500’ün üstünde mektup kaldı. Bu mektuplar Kafka’nın ölümünden uzun yıllar sonra ilk kez “Felice’ye Mektuplar” adıyla 1967‘de yayınlandı.1914 yılında Felice ile ikinci kez nişanı bozduğunda “Dava“yı yazmaktaydı. Aynı yıl “Ceza Sömürgesi” adlı kitabını da kaleme aldı. I.Dünya Savaşı başlamış ancak zayıf bünyesi nedeniyle askere alınmamıştı. Bir yandan yazar olarak tanınmaya başladığı yıllardı bunlar.1915‘te Carl Sternheim kendisine verilen Fontane Ödülü‘nü Kafka’ya aktarılmasını istedi.

1920 yılında hayatına giren dört kadın arasında en ciddi ilişki yaşadığı Milena Jesenska ile tanıştı. Milena, Kafka’nın Almanca yazdığı eserleri Çek diline çevirmek için izin isterken tanıştılar. Milena’yla mektuplaşmaları önce bir arkadaşlık gibi başladı, daha sonra tutkulu bir aşka dönüştü. Fakat Milena evli olduğundan bu mutsuz ve imkansız aşk Kafka’yı derin acılara sürükledi. Mektuplaştıkları üç yıl boyunca sadece iki üç kez görüşebildiler. Milena bu mektupları 1939 yılında yayınlaması için yakın arkadaşıWilly Haas‘a verdi ve kendisi 17 Mayıs 1944‘te Almanya‘da toplama kampında öldü.

Kafka, sağlığı kötüye gitmeye başlayınca 1922‘de emekliliğini istedi.1923‘de ailesinin etkisinden kaçmak ve yazmaya yoğunlaşmak için Berlin‘e taşındı. Bu dönem Dora Diamant adlı 20 yaşında bir kızla iki yıllık kısa bir mutluluk yaşadı. 3 Haziran1924‘te, 1917 yılında hastalandığında ilk kaldırıldığı yer olan Viyanayakınlarındaki Keirling senatoryumunda vefat etti.

Ölümünden sonra Naziler’in Çekoslovakya‘yı işgali sırasında Kafka’ya ait birçok belge yok edilmişti. Kafka yakın arkadaşı Max Brod’a ölümünden sonra yakılması için yazılarını vermişti. Brod, Kafka’nın ölümünden sonra bütün yazılarını derleyerek yayımladı.

Kafka’nın hayatı aile baskısının altında geçmiş ve özellikle babasıyla düzgün bir ilişki kuramamıştı. 1912’de yazdığı “Hüküm” adlı öykü bununla ilgili ipuçları taşır. Aynı yıl “Dönüşüm (Değişim)” adlı uzun öyküyü de yazmıştır. Kafka’nın ilk romanı “Kayıp” adı altında 1913’de yayımlanmış, Kafka’nın ölümünden sonra ise “Amerika” adı altında tamamlanmış haliyle tekrar yayıma verilmiştir. 1922 yılında yazmaya başladığı “Şato” tamamlanamadan kalmıştır.

Bazı Aforizmaları:

Doğru yol gergin bir ip boyunca ilerler; yükseğe değil, yerin az üzerine çekilmiştir ip. Üzerinde ilerlemekten çok insanı çelmelemek için çekilmiş gibidir.”

Özgür ve yeryüzünde kendini güvende duyumsayan bir yurttaştır 0, dünyanın her yerine erişmesini sağlayacak uzunlukta bir zincire bağlıdır çünkü nedir, hiçbir şeyin onu yeryüzünün sınırlanandan öteye sürüklemesine izin vermeyecek uzunluktadır zincir. Fakat aynı anda, özgür ve gökyüzünde kendini güvenlikte duyumsayan bir yurttaştır 0, çünkü ilkinin benzeri, göksel bir zincire de bağlıdır. Yeryüzüne inmeye çalışınca göksel zincirin tasması asılı tutar onu, gökyüzüne çıkmaya mı kalkıştı, bu kez yeryüzü zinciri tutar. Ne var, tüm bunlara rağmen, elinde tüm olanaklar vardır ve 0, bunun ayırtındadır; giderek bu zincirlenişi, zincirle ilk tanışmasındaki hatasına bağlamayı yadsır.”

Yok, edilmez bir tek şeydir; her insan tek başına bu yok edilmezdir; beri yandan, bütün insanlarda ortak özelliktir yok edilmez; dolayısıyla, insanları birbirine bağlayan eşsiz bir bağ bulunmaktadır.”

Bir noktadan sonra vazgeçmek olanaksızdır. Erişilmesi gereken nokta da, orasıdır.”

Bir elma, biri diğerinden değişik görünümlere sahip olabilir: Kafasını uzatıp masanın üzerindeki elmayı görmeye çalışan çocuğun görüşü ve bunun yanında, hiç sakınmasız, elmayı yanındakine verebilen evin efendisininki.”

Siperler sonsuz olsa da kurtuluş yolu tektir. Yinede kurtuluş olasılıkları siper sayısı denli çoktur.”

Kötü davranmak bizden istenir; iyi davranmak ise, zaten içimizdedir.”

İyi, bir yanıyla rahatsız edicidir.”

Var olan sahip oluş değildir, sadece oluş, nefesini teslim etmeyi, boğulup gitmeyi uman oluştur.”

Sahip olabildiklerin var, ne yazık ki, kendi varlığın yok iddiasına savunma olarak titriyorsun ve yüreğin atıp duruyor sadece.”

Yol sonsuzdur, ne kısaltabilir ne de uzunluğuna yeni metreler ekleyebilirsiniz, yine de herkes çocuk kadar elini kullanarak ölçmeye çalışır onu. ”İlerlemen gereken yol, gerçekten de bu karış kadardır, senin hakkındır bu.”

İlerleme düşüncesine inanmak, gerçekten ilerlendiğine inanmayı gerektirmez. İnanabilmek için yetersiz olurdu bu.”

Olgular evreninin dışındaki şeyler için, dil ancak ima edebilir, nedir, az çok kesinlik taşımasa bile, asla kıyas yapamaz; çünkü, dil, olgular evreninde kaldığı sürece, mülkiyet ilişkilerini anlatır sadece.”

Sanat, Gerçek’in gözümüzü almasıdır: Geriye kaçan hilkat garibesi maskelere düşen ışıktır gerçek, ondan ötesi değil.”

Ruh, payanda olmaktan kurtulunca özgürleşebilir ancak.”

Yanıltmaktan başka bir şey bilebilmen mümkün mü? Yanıltma ortadan kaldırılsa da, geri dönüp o noktaya bir kez daha bakmamalısın, bakarsan bir tuz sütununa dönersin.”

Evden çıkman, uzaklaşman gereksiz. Masanda otur ve söyleyeceklerimi dinle. Dinlemesen de olur, beklemen yeterli.”

Ve son olarak, ruhbilim.”

Orhan Pamuk

0

Orhan Pamuk, 1952 doğumlu Nobel Ödülü sahibi ünlü yazar. Son yıllarda kitapları kadar dile getirdiği iddialar ve hakkında açılan davalarla da gündeme gelen Pamuk, İsveç Akademisi tarafından verilen 2006 Nobel Edebiyat Ödülü‘nün sahibi oldu. Pamuk, bu ödülü alan ilk Türk yazar olarak tarihe geçti.
Orhan Pamuk 1952‘deİstanbul‘da doğdu.Cevdet Bey ve Oğullarıve Kara Kitap adlı romanlarında anlattığına benzer kalabalık bir ailede, şehrin batılılaşmış ve zengin semtiNişantaşı‘nda büyüyüp yetişti.

Otobiyografik kitabıİstanbul‘da anlattığı gibi Pamuk, çocukluğundan yirmi iki yaşına kadar yoğun bir şekilde resim yaparak ve ileride ressam olacağını düşleyerek yaşadı. Liseyi İstanbul’daki Amerikan lisesiRobert College‘de okudu.

İstanbul Teknik Üniversitesi‘nde üç yıl mimarlık okuduktan sonra, mimar ve ressam olmayacağına karar verip bıraktı. İstanbul Üniversitesi‘nde gazetecilik okudu, ama bu işi de hiç yapmadı. Pamuk, yirmi üç yaşından sonra romancı olmaya karar vererek başka her şeyi bıraktı ve kendini evine kapatıp yazmaya başladı.

İlk romanı Cevdet Bey ve Oğulları yedi yıl sonra 1982‘de yayımlandı. İstanbullu zengin ve Pamuk gibi Nişantaşı’nda yaşayan bir ailenin üç kuşaklık hikâyesi olan bu roman, Orhan Kemal ve Milliyet roman ödülleri aldı. Pamuk ertesi yılSessiz Ev adlı romanını yayımladı ve bu kitabın Fransızca çevirisiyle 1991 Prix de la découverte européene‘i kazandı.

Venedikli bir köle ile bir Osmanlı alimi arasındaki gerilimi ve dostluğu anlatan romanı Beyaz Kale (1985), 1990’dan sonra da başta İngilizce olmak üzeri pek çok dilde yayımlanarak Pamuk’a uluslararası ilk ününü sağladı. Aynı yıl Pamuk, karısıyla Amerika’ya gitti ve 1985-88 arasında New York’ta Columbia Üniversitesi‘nde “misafir alim” olarak bulundu. Büyük bir çoğunluğunu burada yazdığı ve İstanbul’un sokaklarını, geçmişini, kimyasını ve dokusunu, kayıp karısını arayan bir avukat aracılığıyla anlatan Kara Kitap adlı romanı 1990’da Türkiye’de yayımladı. Fransızca çevirisiyle Prix France Culture (ödülünü) kazanan bu roman hem popüler hem de deneysel olabilen, geçmişten ve bugünden aynı heyecanla söz edebilen bir yazar olarak Pamuk’un ününü hem Türkiye’de, hem de yurt dışında genişletti.

1991’de, Pamuk’un Rüya adını verdiği bir kızı oldu. Aynı yıl Kara Kitap’taki bir sayfalık bir hikâyeden senaryolaştırdığı Gizli Yüzfilme çekildi. 1994’te Türkiye’de yayımlanan ve esrarengiz bir kitaptan etkilenen üniversiteli gençleri hikâye ettiğiYeni Hayat adlı romanı Türk edebiyatının en çok okunan kitaplarından biridir. Pamuk’un Osmanlı ve İran nakkaşlarını ve Batı dışındaki dünyanın görme ve resmetme biçimlerini bir aşk ve aile romanının entrikasıyla hikâye ettiği Benim Adım Kırmızı adlı romanı 1998’de yayımladı. Bu kitapla Fransa’da Prix Du Meilleur Livre Etranger, İtalya’da Grinzane Cavour (2002) ve International Impac-Dublin ödülünü (2003) kazandı.

Orhan Pamuk, 1990’ların ortasından itibaren insan hakları, düşünce özgürlüğü konularında yazdığı makalelerle Türk devletine karşı eleştirel bir tutum aldı, ama siyaset ile fazla ilgilenmedi. “İlk ve son siyasi romanım” dediği Kar adlı kitabını 2002’de yayımladı. Doğu Anadoludaki Kars şehrinde, siyasal islâmcılar, askerler, laikler, Kürt ve Türk milliyetçileri arasındaki şiddeti ve gerilimi hikâye eden bu kitap ile yeni tarz bir “siyasal roman” yazmayı denedi. Uluslararası ve Türk gazete ve dergilerine yazdığı edebi ve kültürel makalelerle, kendi özel not defterlerinden yaptığı geniş bir seçmeyi 1999 yılında Öteki Renkler adıyla yayımladı.

Pamuk’un 2003 yılında yayımladığı son kitabının adı İstanbul‘dur. Yazarın hem yirmi iki yaşına kadar olan hatıralarından, hem de İstanbul şehri üzerine bir deneme olan ve yazarın kendi kişisel albümüyle, Batılı ressamların ve yerli fotoğrafçıların eserleriyle zenginleştirilmiş bu şiirsel kitabı sınıflamak zordur.

Orhan Pamuk New York‘ta geçirdiği üç yıl dışında, bütün hayatını İstanbul’da aynı sokaklarda, aynı semtlerde geçirdi. Şimdi de doğduğu, binada yaşıyor. Otuz yıldır roman yazan Pamuk yazarlıktan başka hiçbir iş yapmadı. Orhan Pamuk’un kitapları, en son Benim Adım Kırmızı’nın Japonca yayımlanmasıyla birlikte otuz dört dile çevrildi.

Orhan Pamuk’un son romanı Kar, New York Times Book Review tarafından2004 yılının en iyi 10 kitabından biri seçildi.

Pamuk, 6 Şubat 2005’te bir İsviçre gazetesine yaptığı:

Bu topraklarda 1 milyon Ermeni, 30 bin Kürt öldürüldü.

şeklindeki açıklamasıyla tepkileri üzerine çekti ve bu demeçten dolayı “Türklüğü aşağılamak” iddiasıyla 301. maddeden 6 aydan 3 yıla kadar hapsi istendi. Ancak mahkeme soruşturma şartı olan iznin Adalet Bakanlığı’nca verilmediği gerekçesiyle 23 Ocak2006’da davanın düşmesine karar verdi.

301. maddenin Türkiye-AB ilişkileri sürecinin gündemine oturmasına neden olan Pamuk’un aynı demeciyle ilgili olarak Şehit Anaları Derneği de tazminat davası açtı ancak hakim bu davanın da düşmesine karar verdi.

Suriye’li şair Adonis, Çek yazar Milan Kundera ve ABD’li Philip Roth gibi başarılı isimler arasından 2006 Nobel Edebiyat Ödülü‘nü almaya değer bulunan Pamuk, 1 milyon 360 bin dolarlık ödülün de sahibi oldu. İsveç Akademisi yaptığı açıklamada şöyle dedi:

Kendi şehrinin melankolik ruhunun arayışında Pamuk, kültürlerin çatışması ve birbirine karışması için yeni semboller keşfetti.

William Faulkner

0

Faulkner, William (Cuthbert), asıl soyadı Falkner (d. 25 Eylül 1897, New Albany, Mississippi – ö. 6 Temmuz 1962, Byhalia, Mississippi, ABD), 1949’da Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan ABD’li romancı ve öykü yazarı.

Gençliği ve ilk yapıtları:
Faulkner’ın ilk romanı Soldier’s Pay (Askerin Ödülü) etkileyici bir başarıya ulaştı. Mississippi’de değilse de Güney’de geçen roman, I. Dünya Savaşı’ndan dönen askerlerin artık ait olmadıkları sivil dünyada yaşadıkları yabancılaşma duygusunu güçlü bir anlatım ve iddialı bir üslupla ortaya koyuyordu.Faulkner, Murray Cuthbert ile Maud Butler Falkner’m dört oğlunun en büyüğüydü. Ailesinin, özellikle de İç Savaş’ta büyük yararlıklar göstermiş ve 36 baskı yapacak kadar popüler olan The White Rose of Memphis (1881; Memphis’in Beyaz Gülü) adlı bir roman yazmış olan büyükdedesi William C. Falkner’ın anılanyla dolu bir ortamda büyüdü. Ailesi önce komşu ilçedeki Ripley’ye, sonra da Faulkner’ın yaşamının büyük bölümünü geçirdiği daha güneydeki Orford’a taşındı. Babası orada Mississippi Üniversitesi’nde işletme müdürü oldu. Faulkner Oxford’da orta sınıf beyaz bir aileden gelme tipik bir Güneyli çocuk olarak yetişti. Ata binmeyi, silah kullanmayı ve avlanmayı öğrendi. İsteksiz bir öğrenciydi; lise öğrenimini yanda bnakıp önce tek başma, daha sonra aile dostlan Phil Stone’un yol göstericiliğinde kendini “rasgele okuma”ya verdi. 1918’de askeri saygınlık kazanma hayali ve aynhkla sonuçlanmış bir aşkın verdiği üzüntüyle Kanada Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne yazıldı ve pilotluk eğitimi görmek üzere Kanada’ya gönderildi, ama temel eğitimini tamamlayamadan savaş sona erdi. Oxford’a dönünce bir süre üniversiteye devam etti; bu arada üniversite gazetesinde şiir ve çizimlerini yayımladı. 1921’de üç ay kadar New York’ta bir kitapçıda çalıştıktan sonra Oxford’a döndü ve üniversite postanesinin müdürlüğünü yaptı. Sekiz heceli beyitler biçiminde yazılmış pastoral şiirlerden oluşan ilk kitabı The Marble Faun’u (1924; Mermer Faun) Phil Stone’un yaptığı para yardımıyla yayımlayabildi. İlk yapıtları arasmda bazı öyküler bulunmakla birlikte öykü ve roman alanındaki ilk ısrarlı çabasını ise 1925’te dönemin önemli edebiyat merkezlerinden New Orleans’da kaldığı altı aylık sürede gösterdi. Temmuz 1925’te oradan ayrılarak beş aylık bir Avrupa gezisine çıktı.

İkinci romanı Mosquitoes (1927; Sivrisinekler) New Orleans’ın edebiyat çevresine, zaman zaman da belirli kişilere yöneltilmiş birtaşlamaydı ve bu yönüyle Faulkner’ın sanatsal bağımsızlığını ilan eder nitelikteydi. Faulkner Oxford’a döndükten sonra yazları Mississippi’nin Körfez bölgesindeki Pascagoula’ya giderek ve gene çeşitli işlere girip çıkarak geçimini sağladı. En çok da profesyonel bir yazar olarak kendini kabul ettirmek için çalıştı. Öykülerini çeşitli dergilere yolladıysa da hepsi geri çevrildi.

1927’de bitirdiği Flags in the Dust (Tozlu Bayraklar) adlı romanı için de yayımcı bulmakta zorlandı. Yazarın ölümünden sonra, 1973’te yayımlanabilen bu uzun ve düşük tempolu roman yerel gözlemlere ve kendi aile tarihine dayanıyordu. Romanın çok kısaltılmış ve değiştirilmiş bir biçimi 1929’da Sartoris (Sar­toris, 1985) adıyla yayımlandı ve böylece Fa­ulkner’ın izleyen birçok roman ve öyküsü­nün arka planını oluşturan düşsel Jefferson ve Yoknapatawpha yöresi ilk kez baskıya yansıdı. Faulkner bir ölçüde Ripley’ye, ama daha çok Oxford’a ve Lafayette iline daya­narak yarattığı bu düşsel yörede geçen ya­pıtlarında sık sık aynı karakterlere, aynı yer­lere ve aynı temalara yer verdi.

Başlıca romanları:

Bu arada Faulkner ya­pıtlarının yayımlanmasından umudunu kes­miş, yazdıklarını yayımcılara beğendirme kaygısını taşımaksızın, daha incelikli bir tekniğin ürünü olan yeni romanı The Sound and the Fury’yi (1929; Ses ve Öke, 1965) yazmıştı. Okunması zor bir yapıt olmasına karşın Ses ve Öfke’ye bir yayımcı bulabildi ve romanın yayımlandığı Ekim 1929’dan sonra artık kendine güvenen bir yazar ola­rak sürekli yeni temalara, yeni deneyim alanlarına ve hepsinden önemlisi yeni tek­niklere açıldı. Genç yaştaki bu olağanüstü üretkenliğinde edebiyat çevrelerinden uzak durup küçük Oxford kasabasına çekilme kararı belirleyici rol oynadı; evi gibi rahat ettiği bu kasaba neredeyse tam bir yalnızlık içinde kendini tümüyle yazmaya vermesini sağladı.

Faulkner 1929’da, kocasından boşanmış olan gençlik aşkı Estelle Oldham’la evlendi. Bir yıl sonra da Oxford’un dışında Rowan Oak adlı evi satın aldı. 1933’te kızları Jill dünyaya geldi. Evliği çok mutlu olmasa da Faulkner 1930’lar ve 1940’lar boyunca evde çalışmayı sürdürdü. Bu arada hiç hoşlanma­dığı halde parasal nedenlerle, ama büyük bir ustalıkla yazdığı film senaryoları için za­man zaman Hollywood’a gitmek zorunda kaldı.

Oxford kasabası Faulkner’ın tam anlamıy­la tutucu, geçmişinin bilincinde ve sanayi­leşmiş kent kalıbından uzak kırsal dünyayı yakından tanımasını sağladı; yapıtlarındaki ahlaki örüntüleri olduğu kadar anlatı örün­tülerini de oluşturma olanağını verdi. Kul­landığı kurgu teknikleri açısından ise Faulk­ner tutuculuktan tümüyle ayrıldı. Yalnızca Honore de Balzac, Gustave Flaubert, Char­les Dickens ve Herman Melville’in yapıtla­rını değil, aynı zamanda Josepb Conrad, Ja­mes Joyce, Sherwood Anderson ve Atlas Okyanusunun her iki yakasındaki yeni ya­zarların yapıtlarını da okumuştu.

İk önem­li romanı olan Ses ve Öfke’de Yoknapa­tawpha arka planını kullanmış, ama bunu roman tekniğindeki radikal deneysel tu­tumla birleştirmişti. Bu yapıtta Candace (Caddy) Compson’un üç erkek kardeşi (bu­dala Benjy, ruhsal huzursuzluk içindeki Harvard öğrencisi Quentin ve düş kırıklığına uğramış yerel işadarnı Jason) birbirini iz­leyen “bilinç akışı” monologlan aracılığıyla kız kardeşleriyle ilgili farklı saplantılarını ve ana-babalarıyla olan sevgiden yoksun ilişki­lerini dile getirirler.

Faulkner’ın bir sonraki romanı olan traji komik As I Lay Dying (1930; Döşeğimde Ölürken, 1965, 1993) aile reisleri olan kadının çürümüş cesedini göm­mek için Jefferson’a zorlu bir yolculuk ya­pan “yoksul beyaz” Bundren ailesi içindeki çatışmalar çevresinde gelişir. Tümüyle Bundren ailesinin çeşitti üyelerinin ve yolda karşılaştıkları kişilerin ağzından anlatılan roman, Faulkner’ın çoksesliliği en sistema­tik biçimde kullandığı romanıdır ve gençlik döneminin Joyce sonrası deneyselciliğinin doruğunu temsil eder.

Bu iki romanının psikolojik derinliği ve teknik yeniliği o dönemde geniş okur kitle­lerine ulaşmalarını sağlayacak özellikler ol­mamakla birlikte 1930’ların başında Faulk­ner’ın adı duyulmaya başlamıştı. Artık Col­lier’s ve Saturday Evening Post gibi çok okunan ve iyi telif ödeyen dergilerde bile öyküleri yayımlanabiliyordu.

Güneyli bir kolej öğrencisinin yaşadığı tecavüzü ve bu­nun sarsıcı, yer yer de komik sonuçlarını an­lattığı Saucıuary (1931; Kutsal Sığınak, 1962, 1986) adlı romanının yayımlanmasıy­la ünü daha da arttı. Ticari açıdan başarılı ve Faulkner’ın sırf para kazanmak için yaz­dığı yolundaki talihsiz açıklamasına karşın ciddi bir yapıt olan Kutsal Sığınak aslında Döşeğimde Ölürken’den önce tamamlan­mış, ama ancak Şubat 1931 ‘de, Faulkner ya­pıtı yeniden kurgulayıp kısmen yeniden yazdıktan sonra yayımlanmıştı.

Faulkner bu dönemde film senaryoları, iki kitapta topla­nan (1931 ve 1934) öyküler ve A Green Bo­uglı (1933; Yeşil Bir Dal) adlı bir şiir kitabı çıkarırken, 1932’de bir başka uzun ve güçlü roman daha yayımladı. Karmaşık bir yapısı olan Light in August (1932;Ağustos Işığı, 1968, 1990) adlı bu roman birden çok ana karaktere yer veriyor, büyük bir sakinlik içinde biyolojik yazgısının peşinde giden taşralı hamile genç kadın Lena Grove ile ırksal kökenlerini bilmeyen ve ister beyaz­ların, ister Siyahların dünyasında yaşayabil­mek için vahşi ve umutsuz bir kimlik arayı­şını sürdüren koyu renk tenli yetim Joe Christmas’ın farklı yaşamları çevresinde ge­lişiyordu.

Kutsal Sığınak ve Hollywood’a yazdığı se­naryolar sayesinde bir süre için iyi para ka­zanan Faulkner 1930’ların başında pilotluğa merak sardı; bir uçak satın alarak 1934’te New Orleans’taki Shushan Havaalanı’nın açılışında uçtu. Yarışları ve pilotları konu alan romanı Pylon (1935; İşaret Kulesi) için gerekli malzemeyi de bu sırada topladı. Uçağı en küçük kardeşi Dean’e veren ve onu profesyonel pilot olması için yüreklen­diren Faulkner, kardeşinin 1935’te uçakla yere çakılarak ölmesi üzerine büyük üzüntü­ye ve suçluluk duygusuna kapıldı. Belki de bu olay o sırada üzerinde çalıştığı Absalom, Absalom! (1936) adlı romanının duygusal yoğunluğunu artırdı. Bu romanda Thomas Sutpen “hiçbir yer”den Jefferson’a geliyor, Mississippi’nin el değmemiş doğasını acıma­sızca yok ederek büyük bir çiftlik kuruyor, sonradan katıldığı toplum adına Iç Savaş’ta kahramanca dövüşüyor, ama saplantı haline getirdiği dev bir imparatorluk kurma hayali uğruna kullanıp bir kenara attığı insanlara karşı insanlıkdışı tutumları yüzünden sonun­da kendisi yıkılıyordu. Sutpen melez olan ilk oğlu Charles Bon’u reddetmekle ikinci oğlu Henry’yi de kaybediyor, çünkü Henry ağa­beyi Bon’u sevdiği halde kız kardeşinin şere­fi uğruna onu öldürüp kaçıyordu. Güney’i derinlemesine yansıtan bu öykü birbirinden çok farklı kişisel çıkarlar peşindeki kişilerin ağzından spekülatif ve çelişik bir biçimde, üstelik kesin bir sonuca vardırılmadan anlatılır; sonsuza varan bu açık uçlu niteliğiyle de çoğu kez Faulkner’ın öncelikle anlatım sürecine ağırlık verdiği en yetkin modemist ro­manı olarak değerlendirilir.

Son yılları ve son yapıtları:

Faulkner The Wild Palms (1939; Yaban Palmiyeleri) adlı romanında da deneysel bir teknik kullandı. Romanın her bölümünde dönüşümlü ola­rak birbirini izleyen iki ayn, ama tematik olarak karşıt iki anlatıya yer verdi. Bu ara­da 1920’lerde yarattığı ve öykülerinde kullandığı Yoknapatawpba yöresiyle ilgili mal­zemesine de geri dönmeye başladı.

The Un­vanquished (1938; Yenilmezler) görece ge­leneksel bir çizgide yazılmıştı, ama vicdan­sız Snopes ailesinin yükselişini anlatan ve çoktandır bitiremediği üçlemenin ilk cildi olan The Hamlet (1940; Köy, 1991) olağanüstü üslup zenginliğiyle dikkati çekiyor­du. Bir başka önemli yapıtı olan Go Down, Moses ise (1942) büyük çiftlik sahibi McCaslin ailesinin soyundan gelen Siyahla­rın ve beyazların karmaşık ilişkileri çevresinde ırk, cinsellik ve doğal çevrenin sömü­rülmesi temalarını yoğun bir anlatımla ele alıyordu.

Savaş yıllarında yayımlanan kitap sayısı­nın düşmesi, Faulkner’ın para kazanmak için gene senaryo yazmak zorunda kalması ve sonradan A Fable (Bir Masal) adıyla yayımlanacak yapıtını yazarken karşılaştı­ğı zorluklar gibi çeşitli nedenlerle Faulkner 1948’e değin başka roman yayımlamadı. lntruder in the Dust (1948; Tozun İçine Gi­ren) adlı yeni romanında bir beyaz çocu­ğun ısrarlı çabasıyla linç edilmekten kurtulan suçsuz bir Siyahı anlatıyordu. Faulkner bu yapıtında da ırk sorununu işliyor, ama bu kez ırk konusunda daha sonraki açıklamalarında da ortaya koyduğu biraz ikircik­li bir tulum takınıyordu. Siyalıların Güney eyaletlerinde karşılaştıkları baskıyı derin bir duygudaşlıkla anlatmakla birlikte, bu haksızlıkları Güncy’in gidermesi ve Ku­zey’in hiç karışmaması gerektiğini savunu­yordu.

Faulkner’ın ABD’deki ünü Avrupa’daki ününün hep gerisinde kalmıştı. 1946’da The Porrable Faulkner (Faulkner Cep Kitabı) adlı antolojinin yayımlanması ise ülkesinde çok ünlenmesine yol açtı. Malcom Cowley’nin ustalıkla derlediği antolojinin ardın­ da Faulkner’ın tarihsel gerçeklere dayanan bir Güney “efsane”sini bilerek yarattığı yo­lunda, tartışmalı da olsa çok ilginç bir tez vardı.

Faulkner’ın hem nicelik hem de nite­lik bakımından etkileyici olan Coliected Stories’i de (1950;Toplu Öyküler) ilgiyle karşı­landı.

1950 yılının sonunda gelen Nobel Ede­biyat Ödülü ise Faulkner’ı uluslararası ününün doruğuna taşıdı. Faulkner ödül töre­ninde yaptığı ünlü konuşmasında, insanlığın atom çağında bile ayakta kalacağına ve sanatçının burada oynayacağı önemli role ilişkin inancını dile getirdi.

Nobel Odülü Faulkner’ın özel yaşamını önemli ölçüde etkiledi. Artık ününden ve kitaplarının satılacağından emindi; yazma­ ya eskisi kadar hırsla sarılmaktan kurtuldu ve kendisine daha fazla kişisel özgürlük ta­nıdı. Zaman zaman çok içmeye başladı; ev­lilik dışı ilişkilere girdi. 1954’te bir senaryo dolayısıyla Mısır’a gitti. Ayrıca ABD Dışiş­leri Bakanlığı’nın görevlisi olarak ülke dışı­na yolculuklar yaptı; 1955’te Japonya’ya gitti. Ayrıca sık sık söyleşiler ve halka açık konuşmalar yaptı. Güneyli muhafazakarlarla Kuzeyli liberallerin arasını bulma umuduysa önemli ırk sorunlarında tavır aldı. Görüş­lerinin Oxford’da hoş karşılanmamasının da etkisiyle 1957 ve 1958’in büyük bölümü­nü konuk yazar olarak Charlottesville’deki Virginia Üniversitesi’nde geçirdi. 1959’da kızının ve torunlarının da yaşadığı Charlot­tesville’de bir ev aldıysa da Rowan Oak’u tümüyle terk etmedi.

Değerlendirme:

Faulkner öldüğünde yal­nızca kuşağının en önemli ABD’li romancı­sı olmakla kalmamış, aynı zamanda 20. yüz­yılın en büyük yazarlarından biri olarak da ünlenmişti. Olağanüstü kurgu ve üslup ye­teneğiyle, karakter betimlemeleri ve top­lumsal gözlemlerindeki çeşitlilik ve derin­likle, temel insani sorunları son derece yerel bir bağlamda ele alışındaki ısrar ve başarıyla eşsiz bir yazar olarak tanınmıştı. Bazı eleştirmenler yapıtlarını fazla sert ve söyle­yiş sanatına aşırı bağlı bulmuşlar, 20. yüzyıl sonunda yazan eleştirmenler ise kadınları ve Siyahları duyarsızca yansıttığını ileri sür­müşlerdir. Bununla birlikte Faulkner bugün de hem ABD’li, hem de yabancı yazarları derinden etkilemeyi sürdürmektedir.

Faulkner’ın Türkçede yayımlanan öteki yapıtları arasında

  • Duman, (1952, 1991),
  • Kırmızı Yapraklar (1959),
  • Güneş Batınca (1960),
  • Aşk ve Ölüm (1968),
  • Dilek Ağacı Bir Masal (1983, 1994),
  • Mayday-Bir Mayıs Günü (1989) ve
  • Ayı (1991) yer alır.

Sabahattin Ali

0

25 Şubat 1907 tarihinde Gümülcine / İğridere’de doğdu. İlköğrenimini Üsküdar, Çanakkale ve Edremit’te yaptı (1921). Balıkesir Muallim Mektebi’ni bitirdi (1927). Aynı yıl Yozgat Cumhuriyet İlkolulu’na öğretmen oldu. Milli Eğitim Bakanlığı bursuyla 1928’de Almanya’ya gitti. 1930 yılı mart ayında yurda döndü. Aydın ve Konya’da öğretmenlik yaptı. Resimli Ay dergisinde öykülerini yayınlamaya başladı.

Atatürk’e hakaret ettiği gerekçesiyle tutuklandı (1932). Bir yıla hüküm giydi. Konya ve Sinop hapishanelerinde yattı. 1933 yılında memuriyet kaydı silindi. Cumhuriyet’in onuncu yıl dönümünde çıkarılan afla hapisten çıktı (29 Ekim 1933). Yeniden memur olabilmesi için bağlılığını ispatlaması istendi. Bu amaçla 15 Ocak 1934 tarihli Varlık dergisinde (13. Sayı) “Benim Aşkım” başlıklı, Atatürk’e övgü şiiri yayınladı. Karşılığında MEB Talim Terbiye Dairesi Mümeyyizliği’ne atandı (30 Eylül 1934). 1937’deki askerliğini takiben, önce Ankara Musiki Muallim Mektebi Türkçe öğretmenliğine, ardından çevirmen, öğretmen ve dramaturg olarak çalışacağı Devlet Konservatuarı’na atandı (1938).

1945’de Yeni Dünya gazetesinin, 1946’da Marko Paşa’nın neşrine katıldı. Marko Paşa’daki yazıları yüzünden çeşitli kovuşturmalara uğradı. Bunlardan birinden yedi ay hüküm giydi. 1948’de Zincirli Hürriyet’teki bir yazısından dolayı yine hakkında kovuşturma açıldı. Nakliyeciliğe başladı. 1 Nisan 1948 tarihinde yurt dışına kaçma girişimi sırasında öldürüldü. Cesedi öldürülüşünden iki buçuk ay sonra (16 Haziran 1948) bulundu.

ESERLERİ:

Hikaye Kitapları:
Değirmen, Kağnı, Ses, Yeni Dünya, Sırça Köşk.

Romanları:
Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan, Kürk Mantolu Madonna.

Şiir:
Dağlar ve Rüzgar

Oyun:
Esirler


AYRINTI

Hey anavatandan ayrılmayanlar
Bulanık dereler durulmuş mudur?
Dinmiş mi olukla akan o kanlar?
Büyük hedeflere varılmış mıdır?

Asarlar mı hâlâ hakka tapanı?
Mebus yaparlar mı her şaklabanı?
Köylünün elinde var mı sabanı?
Sıska öküzleri dirilmiş midir?

Cümlesi belî der Enelhak dese,
Hâlâ taparlar mı koca terese?
İsmet girmedi mi hâlâ kodese?
Kel Ali’nin boynu vurulmuş mudur?
Koca teres kafayı bir çekince
………………..
İskendere bile dudak bükünce
Hicabından yerler yarılmış mıdır?

dizeleriyle Atatürk’e hakaret ettiği gerekçesiyle tutuklandı(1932).

Yeniden memur olabilmesi için bağlılığını ispatlaması istendi. Bu amaçla 15 Ocak 1934 tarihli Varlık dergisinde (13. Sayı) “Benim Aşkım” başlıklı,

Sensin kalbim değildir, böyle göğsümde vuran,
Sensin “Ülkü” adıyla beynimde dimdik duran
Sensin çeyrek asırlık günlerimi dolduran
Seni çıkartsam ömrüm başlamadan bitiyor
Hem bunları ne çıkar anlatsam bir düziye
Hisler kambur oluyor dökülüyor yazıya
Kısacası gönlümü verdim Ulu Gazi’ye
Göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor.

dörtlüklerini de içeren Atatürk’e övgü şiiri yayınladı. Karşılığında MEB Talim Terbiye Dairesi Mümeyyizliği’ne atandı (30 Eylül 1934).


HAKKINDA YAZILANLAR

1.Sabahattin Ali, Mustaf Kutlu, Dergah Y.

2.Sabahattin Ali Dosyası, Kemal Sülker

3.Sabahattin Ali, Filiz Ali Laslo- Atilla Özkırımlı

4.Sabahattin Ali Olayı, Kemal Bayram

5.Boğaz’daki Aşiret
Mahmut Çetin
Edille Yayınları

“Boğaz’daki Aşiret” başlığı ister istemez “Boğaz Neresi” ve “Aşiret Kim” sorularını akla getiriyor. Evet Boğaz, bildiğimiz Boğaziçi. Genelde kırsal kesimle alakalı bir kavram olan aşiret kelimesi ise Boğaziçi”nde bir kast oluşturan büyükçe bir ailenin tarihini anlatırken hassaten seçildi. Bir sülale tarihi diyebileceğimiz Boğaz’daki Aşiret yer yer Türk Solu tarihi, yer yer de Batılılaşma Tarihi’nin belirli dönemlerini resmediyor. Aileler arasında evliliklerle kurulan bağların, sanata, ticarete, eğitime, bürokrasiye ve giderek bir yabancılaşma zihniyeti şeklinde hayata nasıl yansıdığı eserdeki ipuçları yardımıyla daha iyi görülecektir zannediyoruz.

Boğaz’daki Aşiret, dört büyük ailenin birbirleriyle irtibatından oluşur. Eser bu sebeple dört bölüm olmuştur. Aile büyüklerinin asıl isimleri seçilerek de Konstantin’in Çocukarı, Detrois’in Çocukları, Sotori’nin Çocukları, Topal Osman Paşa – Namık Kemal kanadı bölümleri ortaya çıktı.

Boğaz’daki Aşiret! şenlikli bir kitap. Ali Fuat Cebesoy’dan Nazım Hikmet’e, Oktay Rifat’tan Refik Erduran’a, Rasih Nuri İleri’den Ali Ekrem Bolayır’a, Zeki Baştımar’dan Sabahattin Ali’ye, Numan Menemencioğlu’ndan Abidin Dino’ya uzanan ilginç akrabalık zinciri.

Polonez, Hırvat, Alman, Macar ve Rum kökenli meşhurların, yerlilerle evliliklerinden oluşan “Boğaz’daki Aşiret”in, batılılaşma tarihinde oynadığı roller… Kimlerin kimlikleri, Çıldırtan çizelgelerle soyağaçları. Ve dipnotlar! Onlar hiç bu kadar sevimli olmamışlardır.


HABER

Sabahattin Ali belgeseli çekildi
1 Eylül 2012

Türk edebiyatının önemli isimlerinden Sabahattin Ali’nin hayat hikâyesini ve Türkiye’nin çalkantılı dönemlerini anlatan ‘Sabah Yıldızı: Sabahattin Ali’ adlı belgesel film 21 Eylül’de gösterime girecek. Hazırlık ve yapım aşaması iki yıl süren belgeselin çekimleri Almanya, Bulgaristan ve Türkiye’de gerçekleştirildi. Belgeselde Sabahattin Ali’nin hayatı, düşünceleri, edebiyatçı yönü araştırıldı ve canlı tanıklıklara başvuruldu. Filmde, yazarın 1948 yılında öldürülmesine kadar giden süreç yakın arkadaşları tarafından anlatılıyor. Ali’nin ölümü üzerinden faili meçhul cinayetler de belgeseldeki yerini alıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü’nün katkılarıyla çekilen ‘Sabah Yıldızı: Sabahattin Ali’ belgeselini Metin Avdaç yazdı ve yönetti. 116 dakikalık belgeselin müzikleri ise Duygu Demir’e ait.